O gece Isabella incecik şiltenin üzerine uzandı ve tavana bakarak uzun süre uyuyamadı. Dışarıda yağan yağmurun damlaları pencereye usulca vuruyor, odanın içinde yankılanıyordu. Adam ise yere serilmiş eski bir battaniyeye sarılarak sessizce uykuya daldı.
Odada derin bir sessizlik vardı, fakat bu sessizlik saraydakine hiç benzemiyordu. Burada küçümseyen bakışlar, fısıldanan hakaretler ya da gizli nefret yoktu. Sadece huzur vardı. Yanında bulunan kişi ona tiksintiyle bakmıyor, onu aşağılamıyordu.
Ve Isabella uzun yıllardan sonra ilk kez korku hissetmediğini fark etti. İçinde garip bir boşluk oluşmuştu. Bu, acı veren bir boşluk değildi; tam tersine, sanki hayatında ilk kez yeni bir başlangıca yer açıyordu.
Sabah olduğunda adam büyük bir dikkatle ayağa kalktı. Onu uyandırmamak için neredeyse nefesini bile tutuyor, attığı her adımı sessizce atıyordu. Isabella gözlerini açmıştı ve tek kelime etmeden onu izliyordu.
Hayatı boyunca çevresi, yüzüne saygı gösterip arkasından acımasızca konuşan insanlarla doluydu. Şimdiyse yanında kalan tek kişi, babasının herkesin en aşağısında gördüğü bu sessiz ve kırgın adamdı.
Üçüncü günün sabahında adam sonunda cesaretini toplayıp ilk kez konuştu.
— Hanımefendi… Size biraz ekmek getireyim mi? — diye neredeyse duyulmayacak kadar kısık bir sesle sordu.
Isabella kısa bir süre duraksadı. Soruyu beklemiyordu. Sonunda başını hafifçe iki yana salladı ve sakin bir sesle cevap verdi:
— Hayır… Aç değilim.

Bu bir yalandı. Aslında karnı açtı, ama bunu itiraf edecek gücü kendinde bulamamıştı. Elias ise onu sorgulamadı. Israr etmedi, alay etmedi, hiçbir baskı kurmaya çalışmadı. Sadece hafifçe başını salladı ve sessizce odadan çıktı.
Dördüncü gün odanın taş zeminini baştan sona temizledi. Beşinci gün Isabella uyanmadan çok önce kalkıp şömineyi yaktı, böylece oda ilk kez gerçekten sıcak oldu. Altıncı gün ise dışarıdan topladığı küçük bir demet kır çiçeğini masanın üzerine sessizce bıraktı. Yine hiçbir açıklama yapmadı, karşılığında hiçbir şey beklemedi.
Ancak yedinci gün, aralarındaki uzun ve temkinli sessizliği bozan kişi Isabella oldu.
— Adın ne? — diye usulca sordu.
Elias kısa bir an duraksadı. Sonra ilk kez başını kaldırdı ve doğrudan onun gözlerinin içine baktı.
— Elias.
Isabella onun adını yavaşça tekrar etti.
— Elias…
Bu isimde ne bir unvan vardı ne de soyluluğu gösteren bir asalet işareti. Ama yine de içinde tarif edemediği kadar gerçek bir sıcaklık hissediyordu. Hayatı boyunca sarayda hiç tanımadığı kadar samimi, gösterişten uzak ve içten bir şey vardı bu isimde.
Günler geçtikçe birlikte daha fazla vakit geçirmeye başladılar. Sarayın arkasındaki eski bahçe, ikisinin de sığınağı hâline geldi. Don vurmuş gül çalılarının, çatlamış toprağın ve sessizliğin arasında saatler geçiriyorlardı.
Bir gün Elias mor lavanta çalılarını göstererek sakin bir sesle konuştu:
— Bu bitkiler en güçlü hâllerine ağır budamadan sonra ulaşır. Kökleri rahatsız edildiğinde, toprakları altüst edildiğinde onları gören herkes öldüklerini sanır. Oysa tam da o zaman yeniden canlanmaya başlarlar. Güçlerini kaybettikleri anda aslında yeniden doğarlar.
Isabella şaşkınlıkla ona baktı. Bu sözler canını yakmıyordu. Tam tersine, uzun zamandır kimsenin dokunamadığı kalbine usulca ulaşıyordu.
— Ya sen? — diye fısıldadı. — Sen de hayatına birçok kez yeniden başlamak zorunda kaldın mı?
Elias’ın dudaklarında keder dolu kısa bir tebessüm belirdi.
— Saymayı çok uzun zaman önce bıraktım.
Bu cevap üzerine Isabella istemsizce güldü.
Bu kahkaha o kadar doğaldı ki kendisi bile şaşırdı. Çocukluğundan beri neredeyse unuttuğu bir sesti bu. O günden sonra bahçeyle birlikte ilgilenmeye başladılar. Isabella dizlerinin üzerine çöküyor, pahalı elbisesinin eteğini toprağa bulamaktan çekinmiyordu. Elias ise büyük bir sabırla ona dalların nasıl budanacağını, bitkilerin nasıl sulanacağını ve toprağın nasıl canlandırılacağını gösteriyordu. Bunu yaparken de hiçbir zaman onun sınırlarını aşmıyor, en küçük bir rahatsızlık vermemeye özen gösteriyordu.
Bir sabah Isabella aynanın karşısına geçti ve uzun süre kendine baktı.
Vücudu hâlâ aynıydı.
Yuvarlak yüzü, dolgun bedeni ve herkesin küçümsediği görünüşü değişmemişti.
Ama gözleri artık farklı bakıyordu.
İçlerinde eskisi kadar acı yoktu.
Yerini yavaş yavaş umut ve yaşam isteği alıyordu.
Hayatında ilk kez aynada utanç duyduğu bir prenses değil, değerli bir insan görmeye başlamıştı.
Ne var ki bu huzur uzun sürmedi.
Saray hizmetkârları yeniden fısıldaşmaya başladılar.
— Onun yanındayken gülümsüyor…
— Her gün saatlerini bahçede o köleyle geçiriyor…
— Aralarında sıradan bir dostluktan fazlası var…
Bu söylentiler kısa sürede kralın kulağına kadar ulaştı.
Aşağılanması için kurduğu planın bambaşka bir sonuca dönüştüğünü öğrenince öfkesini kontrol edemedi. Ceza olması gereken şey, kızına mutluluk vermeye başlamıştı. Bunu kabul etmesi mümkün değildi.
Isabella’yı derhâl sarayın yüksek kulelerinden birine çağırdı.
