— Suç Emily’nin!
Emily ise hemen itiraz etti:
— Ama ben küçüğüm! Kuralları bilmiyorum ki!
Ben mutfakta çorbayı ısıtırken Grace sessizce yanıma geldi.
Kolumu hafifçe çekti.
Yüzündeki ciddi ifade beni şaşırttı.
Alçak sesle sordu:
— Annemle tanışmak ister misin?

Olduğum yerde donup kaldım.
— Ne dedin?
Grace başını hafifçe salladı.
— Onu görmek ister misin? Saklambaç oynamayı o da çok severdi.
İçime buz gibi bir ürperti yayıldı.
Temkinli bir sesle sordum:
— Grace… Bununla tam olarak ne demek istiyorsun?
Kaşlarını çattı.
— Sana nerede yaşadığını göstereyim mi?
Tam o sırada Emily mutfağa girdi. Pelüş tavşanını kulağından sürükleyerek yürüyordu.
Hiç düşünmeden konuştu:
— Annem aşağıda.
Kalbim öylesine hızlı çarpmaya başladı ki kendi nefesimi bile zor duyuyordum.
Grace elimi tuttu ve beni koridor boyunca yürütmeye başladı. Yüzündeki heyecan, bana doğum günü sürprizi gösterecek bir çocuğun heyecanına benziyordu.
Titreyen bir sesle sordum:
— Aşağıda derken… tam olarak nerede?
Hiç tereddüt etmeden cevap verdi:
— Bodrumda. Hadi, gel.
O anda zihnim korkunç ihtimallerle dolup taştı.
Sürekli kilitli duran kapı…
Evde hissedilen o açıklanamayan gizem…
Kızların zaman zaman o kapıya dalıp gitmeleri…
Daniel’ın yıllar önce kaybettiği eşi…
Ve benim yanımdayken asla açmadığı o bodrum kapısı.
Kapılar ve Pencereler
Grace beni kapının önüne kadar götürdü.
Sakin bir ifadeyle konuştu:
— Sadece açman gerekiyor.
Ağzım kupkuru olmuştu.
Güçlükle sordum:
— Baban sizi buraya getiriyor mu?
Başını salladı.
— Bazen… Onu özlediği zaman.
Bu sözler içimdeki korkuyu daha da büyüttü.
Kapı kolunu çevirdim.
Kilitliydi.
Grace sakinliğini hiç bozmadan konuştu:
— Sorun değil. Annem içeride.
Aslında Daniel’ın eve dönmesini beklemeliydim.
Şimdi dönüp baktığımda bunun doğru seçim olacağını biliyorum.
Ama o an mantıklı düşünemedim.
Saçımdaki iki tel tokayı çıkardım.
Titreyen ellerimle dizlerimin üzerine çöktüm ve kilidi açmaya çalışmaya başladım.
Yanımda Emily sessizce nefes alıp veriyordu.
Grace ise parmak uçlarında yükselmiş, büyük bir sabırla kapının açılmasını bekliyordu.

Klik.
Kilit sonunda açıldı.
Olduğum yerde donakaldım.
Grace fısıltıyla konuştu:
— Gördün mü?
Yavaşça kapıyı araladım.
Kapılar ve Pencereler
Aşağıyı loş bir karanlık kaplamıştı. Ama ilk bakışta gördüklerim bile nefesimi kesmeye yetmişti.
Önce keskin bir koku burnuma çarptı.
Nem, küf ve yıllardır kapalı kalmış eski bir odanın ağır kokusu…
İlk basamağa indim.
Sonra bir tane daha.
Ve tam o anda içimi saran dehşet bambaşka bir duyguya dönüşmeye başladı.
Orada bir ceset yoktu.
Zihnimin saniyeler içinde ürettiği korkunç senaryoların hiçbiri gerçek değildi.
Karşımda duran şey çok farklıydı.
Burası bir suç mahallinden çok, geçmişe adanmış sessiz bir anı odasını andırıyordu.
Neredeyse küçük bir mabet gibiydi.
Eski bir kanepe vardı; üzerine rastgele bırakılmış yumuşak bir battaniye duruyordu.
Raflar fotoğraf albümleriyle doluydu.
Çerçevelerin içinde Daniel’ın eşine ait sayısız fotoğraf dizilmişti.
Çocukların yaptığı renkli resimler duvarları süslüyordu.
Siyah kalemle etiketlenmiş karton kutular dikkat çekiyordu.
Alçak bir masanın üzerinde oyuncak çay takımı duruyordu.
Bir sandalyenin arkasına kadın kazağı asılmıştı.
Duvarın dibinde duran kadın yağmur çizmeleri sanki sahibini hâlâ bekliyordu.
Eski model bir televizyonun yanında ise üst üste dizilmiş DVD kutuları vardı.
Odanın tamamı nem kokuyordu.
Borulardan yavaş yavaş damlayan su, yere konmuş kovaya düşüyor, rutubetin bıraktığı izler duvar boyunca uzanıyordu.
Olduğum yerde kala kaldım.
Tek bir adım bile atamıyordum.
Grace gülümseyerek konuştu:
— Annem burada yaşıyor.
Başımı ona çevirdim.
Yumuşak bir sesle sordum:
— Bunu söylerken tam olarak ne demek istiyorsun, tatlım?
Grace bütün odayı eliyle işaret etti.
— Babam bizi buraya getiriyor. Böylece annemizle birlikte olabiliyoruz.
Emily, pelüş tavşanını göğsüne daha sıkı bastırdı.
— Televizyondan annemi izliyoruz.
Grace başını onaylar gibi salladı.
— Babam da onunla konuşuyor.
Bir kez daha etrafıma baktım.
Burası sıradan bir bodrum değildi.
Burası, acının yıllardır sessizce saklandığı bir odaydı.
Bir suçun işlendiği yer değildi.
Deliliğin izlerini de taşımıyordu.
Korkunç bir sır da değildi.
Sadece yasın, evin içinde kendine ait ayrı bir oda bulmuş hâliydi.

Televizyonun altındaki dolaba doğru yürüdüm.
En üstte duran DVD’nin üzerine «Hayvanat Bahçesi Gezisi» yazılmıştı.
Bir diğerinin kapağında ise «Grace’in Doğum Günü» yazıyordu.
Masanın üzerinde açık bırakılmış bir defter duruyordu.
Aslında okumaya niyetim yoktu.
Ama gözüm istemsizce tek bir cümleye takıldı.
«Keşke şu anda burada olsaydın.»
Refleksle defteri hemen kapattım.
Tam o sırada yukarıdan giriş kapısının açılma sesi duyuldu.
