— Ve eve dönmedi.
Kayınvalidesi omuz silkti — ne var yani, adam annesinde babasında kalmış der gibi. Vera kahvesinden bir yudum aldı ve fincanı kapının yanındaki rafa koydu.
— Nina Vasilyevna, para olmayacak. Ne yüz yirmi, ne on iki, ne de tek bir bin. İşim durdu, ben de zar zor geçiniyorum.
— Nasıl olmayacak? Dima demişti ki…
— Dima çok şey söyler. Ama burada kazanan benim. Karar veren de benim.
Nina Vasilyevna dudaklarını sıktı, arkasını döndü ve gitti. Ayakkabılarının topukları merdivende net, kırgın ve ritmik bir şekilde vuruyordu. Vera kapıyı kapattı.
Dmitriy telefonlara cevap vermeyi bıraktı. İki gün, üç gün, dört gün. Vera beşinciyi beklemedi. Arabaya bindi — o “hediye edilen” arabaya — ve Nina Vasilyevna’nın evine gitti.
Kapıyı kayınvalidesi açtı. Yüzü taş gibi, sesi buz gibiydi.
— Ne istiyorsun?
— Kocamla konuşmam gerekiyor.
— Evde yok.
Vera aşağı baktı. Antrede, duvarın yanında düzgünce dizilmiş Dmitriy’nin botları duruyordu — her gün giydiği, burunları aşınmış o kahverengi botlar.
— Nina Vasilyevna, botları antrede. O evde.
— Ben yok dedim.
Vera sessizce içeri girdi. Kayınvalidesi koridoru kapatmaya çalıştı ama Vera onun yanından geçti. Salon boştu. Mutfak boştu. Yatak odasının kapısı kapalıydı.
— Dmitriy. Çık. Burada olduğunu biliyorum. Saklanma, çık; dövmeyeceğim.
Sessizlik. Sonra bir hışırtı. Ardından kapının arkasından alçak bir ses:
— Ver, şimdi yapmayalım.
— Hayır, Dmitriy. Şimdi. Tam da şimdi.
Dışarı çıktı — dağınık, ev pantolonu ve eski tişörtle. Gözleri kaçıyor, ellerini ceplerine saklıyordu. Sanki utanç verici bir şey yaparken yakalanmış gibiydi. Aslında öyleydi de.
— Kendi karından, anne babanın evinde saklanıyorsun. Dört gündür. Tek bir arama yok. Tek bir mesaj yok. Çünkü annene para vermeyi reddettim.
— Ver, anlamıyorsun. Gerçekten tadilata ihtiyaçları var. Mutfak dökülüyor.
— Peki bizim ailemiz dökülmüyor mu? Bizim ailemiz dağılmıyor mu, Dmitriy?
— Yeter artık, Ver. Abartma.
— Abartmıyorum. Durumu söylüyorum. Kaçtın. Saklandın. Sen bir erkek değilsin; para gerektiğinde ortaya çıkan, sorumluluk gerektiğinde kaybolan bir gölgesin.
Dmitriy ona doğru bir adım attı ve parmağını yüzünün hemen önünde havaya kaldırdı.
— Sen kendini fazla kaptırdın, Vera. İyice haddini aştın. Ben olmasam sen kimsin? Seni ben adam içine çıkardım! Sana araba hediye ettim!
Vera onun elini yakaladı ve yana itti. Sonra kısa, net, savurmadan — avucuyla yanağına vurdu. Ses kuru ve keskin çıktı. Dmitriy yüzünü tutarak geri çekildi.
— Parasını benim ödediğim arabayı, — dedi Vera sakin bir sesle. — Benim ödediğim yemekleri. Benzini, otoparkı, lastiklerini, oto yıkama indirimlerini — hepsini ben, Dmitriy. Hepsini ben. Sen neredesin?
Antreye döndü. Aynanın yanındaki komodinin üstünde anahtarlar vardı — “hediye edilen” arabanın anahtarları. Vera onları aldı ve Dmitriy’ye döndü.
— Boşanıyoruz.
— Ne?!
— Duydun. Boşanma. Pazartesi evrakları vereceğim.
Kayınvalidesi duvarın yanında, elini göğsüne bastırmış duruyordu. Önce oğluna, sonra Vera’ya, sonra yine oğluna baktı.
— Aptal, — dedi kısık sesle. — Ne aptalsın sen, Dima.
— Anne!
— Sus. Aptalsın işte. Seni tek başına o besledi, giydirdi, taşıdı. Sense çocuk gibi annenin evine saklandın.
Vera daireden çıktı. Arabaya indi. Direksiyona oturdu. Liza’yı aradı.
— Liz, senden bir ricam var. Onun eşyalarını kapının önüne taşımama yardım et. Bugün.
— Geliyorum.
İki saat sonra dairenin kapısının önünde bir spor çanta ve bir yığın poşet duruyordu. Dmitriy akşama doğru geldi — kıpkırmızı, ter içinde, delirmiş gibi. Zili çaldı, kapıya vurdu, anahtar deliğine bağırdı. Vera kapıyı sadece yüzünü görebileceği kadar açtı.
— Vera, aklını mı kaçırdın! Beni eve al!
— Bu benim evim, Dmitriy. Benim üzerime kayıtlı. Benim tarafımdan ödenmiş. Sen artık burada yaşamıyorsun.
Kapıyı kapattı. Kilidi çevirdi. O ne kadar çalarsa çalsın bir daha kapıya yaklaşmadı.
Bir ay geçti. Sessiz, düzenli, şaşırtıcı bir ay. Vera sabah kalkıyor, kahvesini içiyor, toplantılara gidiyor, anlaşmalar yapıyor, eve dönüyordu — ve kimse para istemek için aramıyordu. Telefon susuyordu. Bu sessizlik, hayatında aldığı en güzel hediyeydi.
Bir akşam yatak odasındaki rafta duran eski kutuyu açtı. İçinde para vardı — Roman’a vermediği, İrina’ya göndermediği, Kostya dayıya aktarmadığı, Zoya teyzeye uzatmadığı, Dmitriy’ye yollamadığı para. Bir ay boyunca cüzdanına yabancı eller girmeyince öyle bir miktar birikmişti ki Vera’nın nefesi kesildi.
İki kez saydı. Sonra üçüncü kez. Sonra güldü.
Yarım saat sonra elinde para destesiyle Liza’nın kapısında duruyordu.
— Ver, ne oldu? Bir şey mi oldu?
— Hiçbir şey olmadı. Bir sorum var. Sen hep Avrupa şatolarını görmek istemiyor muydun?
— İstiyordum. On yıldır istiyorum. Bavyera, Loire, Sintra…
— İşte. — Vera desteyi ona uzattı. — Bu ikimiz için. Uçuyoruz.
— Ver, bunu alamam. Bu senin paran.
