Uyuyan kızımın fotoğrafını çekip karıma gönderdim. Bir dakika geçmeden ağlayarak beni aradı. İlk başta ne olduğunu anlayamadım. Ama fotoğrafa dikkatle baktığımda her şey netleşti.

Ben elli altı yaşındayım. Neredeyse tüm hayatım boyunca demiryollarında makinist olarak çalıştım. Ellerim hâlâ kullandığım her kolu hatırlıyor, gözlerim ise geçtiğim her ray parçasını. Yıllar süren meslek hayatım boyunca başkalarının fark etmediği şeyleri görmeye alıştım: raydaki ince bir çatlağı, uzaktan güçlükle seçilen bir sinyali ya da henüz ortaya çıkmak üzere olan bir tehlikeyi. Ama meğer kendi evimde en önemli gerçeği görememişim.

Bir gün, uyuyan kızımın fotoğrafını çektim ve eşime gönderdim. Bunun sıradan bir kare olduğunu düşünmüştüm. Fakat fotoğrafı gönderdikten yalnızca bir dakika sonra telefonum çaldı. Arayan eşimdi. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. İlk anda ne olduğunu anlayamadım. Korktum, şaşırdım, ne söyleyeceğimi bilemedim. Sonra ben de gönderdiğim fotoğrafa yeniden baktım. Bu kez çok daha dikkatli baktım. Ve gördüğüm şey, içimde bir şeyleri yerinden oynattı.

Nina ile tam otuz bir yıldır birlikteyiz. O, bir okulun yemekhanesinde çalışıyor. Boyu kısa, enerjisi bitmek bilmeyen, her zaman hareket hâlinde olan bir kadın. Yanına yaklaştığınızda taze hamur işleri, yeni pişmiş çörekler ve hafif bir tarçın kokusu hissedersiniz. Ona gençlik yıllarımda âşık olmuştum. Kahkahasına, hayata karşı taşıdığı o hafifliğe, yanında olduğumda her şeyin daha güzel görünmesine vurulmuştum. Aradan onca yıl geçti ama dürüst olmam gerekirse, ona hâlâ ilk günkü gibi âşığım.

Kızımız Alyona ise hayatımıza geç gelen bir mucize oldu. Nina onu otuz sekiz yaşındayken dünyaya getirdi. O dönemde doktorlar onu defalarca vazgeçirmeye çalışmıştı, risklerden söz etmişlerdi. Ama Nina hepsini dinledikten sonra yalnızca tek bir cümle kurmuştu:

— Bu benim çocuğum ve ben onu şimdiden seviyorum.

İşte o kadar.

Bugün Alyona on dokuz yaşında. Üniversitenin birinci sınıfında okuyor. Eğitim gördüğü şehirde yurtta kalıyor ve genellikle hafta sonları eve geliyor. Nina ile benim için onun her dönüşü küçük bir bayram gibi. Ev bir anda canlanıyor, odalar yeniden nefes alıyor sanki. Masada daha çok yemek oluyor, sohbetler uzuyor, kahkahalar çoğalıyor. O eve geldiğinde yılların nasıl geçtiğini unutuyor, kendimizi yeniden genç hissediyoruz. Çünkü bir anne ve baba için çocuk, kaç yaşına gelirse gelsin, her zaman evin en değerli parçası olarak kalıyor.

Sonbaharda, ekim ayında Alyona on günlük tatil için eve geldi. Nina günler öncesinden hazırlıklara başlamıştı. Kızının en sevdiği yemekleri pişirmiş, buzdolabını ağzına kadar doldurmuştu. Ben de onunla daha fazla vakit geçirebilmek için birkaç gün izin almıştım. Her şey her zamanki gibiydi. Ya da en azından öyle görünüyordu.

Ama Alyona eskisi gibi değildi.

Daha önce eve geldiğinde kapıyı neşeyle açar, kahkahalar atar, müziği sonuna kadar açar, arkadaşlarıyla görüntülü konuşur, evin içinde koşuşturur, bazen bizimle tartışır, sonra da odasının kapısını hızla kapatırdı. Evin her köşesi onun enerjisiyle dolardı.

Bu kez ise sanki evimizin içine sessizlik yerleşmişti.

Çoğu zaman odasından çıkmıyor, kapısını kapalı tutuyor, öğle yemeğine geldiğinde neredeyse hiç konuşmuyordu. Önündeki yemeği isteksizce karıştırıyor, gözlerini sürekli yere dikiyordu. Nina bir gün yumuşak bir sesle her şeyin yolunda olup olmadığını sorduğunda, Alyona başını bile kaldırmadan cevap verdi:

— Her şey yolunda anne. Sadece biraz yorgunum.

Yorgunmuş.

On dokuz yaşında bir genç kızın ağzından çıkan bu söz nedense içime oturmuştu.

Garip bir şekilde ilk huzursuzluğu hisseden ben oldum. Çünkü kızımı tanıyordum. Evdeyken rahat olmayı severdi. Tişörtler, atletler, kısa kollu kıyafetler giyerdi. Fakat bu gelişinde sürekli uzun kollu giysiler içindeydi. Kazak, hırka, sweatshirt… Üstelik evin içi sıcak olmasına rağmen bunları hiç çıkarmıyordu.

Ben de Nina da buna türlü açıklamalar bulduk. Belki üşütmüştü. Belki yeni bir tarz benimsemişti. Belki de yurtta böyle alışmıştı.

Aklımıza gelmesi gereken ihtimali ise hiç düşünmedik.

Tatilin üçüncü sabahıydı.

Onu kahvaltıya çağırmak için odasına girdim. Hâlâ uyuyordu. Yatağın üzerinde küçücük bir çocuk gibi kıvrılmıştı. Sanki görünmeyen bir şeyden korunmaya çalışıyormuş gibiydi. Kollarını omuzlarının etrafına dolamış, kendine sıkıca sarılmıştı.

Yanında ise eski pelüş ayıcığı duruyordu.

Bir anda tanıdım onu.

Yıllar önce, beşinci doğum gününde ona hediye ettiğim ayıydı bu. Uzun zamandır dolabın en üst rafında duruyordu. Alyona onu yeniden çıkarmıştı.

On dokuz yaşında bir genç kızın çocukluk oyuncağına sarılarak uyuması bana o an çok duygusal geldi.

Gülümsedim.

Telefonumu çıkarıp sessizce bir fotoğraf çektim. Sonra resmi Nina’ya gönderdim ve altına şunu yazdım:

“Bir bak. Hâlâ küçük bir kız gibi uyuyor. Ayıcığını bile yanına almış.”

Mesajı gönderdikten sonra mutfağa geçtim.

Fakat daha bir dakika bile geçmeden telefonum çalmaya başladı.

Arayan Nina’ydı.

Telefonu açar açmaz ağladığını fark ettim.

Öyle şiddetli ağlıyordu ki ilk başta söylediklerinden hiçbir şey anlayamadım. Kalbim sıkıştı. Başına bir şey geldiğini sandım.