2007’de ülkedeki tüm kızlar onu kıskanıyordu. Şeyhle evlenen o “Nataşa” şimdi nasıl yaşıyor?

Birçok kişi 2007 yılındaki bu hikâyeyi hatırlıyor. Her yerde konuşuluyordu ve Hollywood melodramı gibi bir senaryoyu andırıyordu. Ebeveynlerinin sırtına yük olmamak için garsonluk yaparak para kazanan, beden eğitimi enstitüsünde okuyan sıradan bir öğrenci kız, adeta büyük ikramiyeyi vurmuştu.

Natalya Aliyeva, 19 yaşında. Minsk’ten sıradan bir genç kız.

Said Al Maktum, Dubai’nin veliaht prensi, milyarder ve sporcu.

Onlar tesadüfen tanıştı. Prens, atıcılık yarışmaları için Belarus’a gelmişti. Nataşa ise sadece ona odasına sipariş getirmişti — söylenenlere göre bu, portakal suyuydu. Şeyh onu gördü ve aklını başından aldı. Kitaplarda anlatıldığı gibi, ilk görüşte aşk.

Birkaç gün sonra ona evlenme teklif etti. Bir hafta sonra da Nataşa her şeyi bırakıp onunla Emirlikler’e uçtu. Dışarıdan bakınca: yaşa, keyfine bak. Ama 18 yıl sonra anlaşıldı ki, bu altın madalyonun çok ağır bir arka yüzü var.


İlk işaretler

Başlarda Natalya’nın (İslam’ı kabul edip Ayşe adını alan Natalya’nın) hayatı gerçekten doğu masalını andırıyordu.

Ayrı bir saray, her isteği yerine getirmeye hazır bir hizmetli ordusu, özel şoför, dünyaca ünlü markaların butiklerinden alışveriş… Kedi yerine evcilleştirilmiş bir leopar. Troleybüse binmek yerine konvoylar. Prense önce bir kız çocuğu, sonra ikinciyi doğurdu.

Ama “altın kafes”, bizim kültürümüzde tuhaf ve akıl almaz görünen küçük detaylarla yavaş yavaş kapanmaya başladı.

Aile hayatının tamamını özetleyen çarpıcı bir olay: Nataşa kocasından bir araba istedi. Siyah bir “Lexus” hayal ediyordu. Prens başını salladı, gülümsedi ve… ona bembeyaz bir araba aldı.

Sanki ne fark eder? Hediye edilen atın dişine bakılmaz. Ama Nataşa için bu ilk sinyaldi: onun istekleri, zevki, “ben”i burada kimsenin umurunda değildi. İstediğin kadar bir şey dile, ama ancak “sahibin” uygun gördüğü şey sana verilir.


“Sevgili” eş

Nataşa mücadele etmeye çalıştı. Sadece güzel bir kukla olmak istemiyordu. İngilizce ve Arapça öğrendi, kültüre daldı, kocası için bir sohbet arkadaşı ve dost olmaya çabaladı. Ama şeyhin âşık olduğu, cesur, canlı makyajlı o kız kaybolup gitti.

Onun yerine ölçülü, itaatkâr Ayşe ortaya çıktı. Fakat paradoks şuydu ki: tam da bu itaat, prensin ilgisini söndürdü.

“Uygun” ve kusursuz hâle gelir gelmez, Said uzaklaşmaya başladı. Tartışmalar daha sık patlak veriyordu. Nataşa, çocukların eğitimi ya da ev düzeni gibi konularda bile fikrinin yok sayılmasından eziliyordu. Pahalı bir aksesuara dönüşmüştü: güzel, bakımlı ama hakları olmayan; kendisine soru sorulmadıkça susması gereken bir “şey”.


Sırtından vurulmak

Sekiz yıl sonra masal tamamen çöktü. Said yeniden bizim taraflara gitti ve geri döndü… üçüncü bir eşle. Bu kişi jimnastikçi Zeynab Cevvaldı oldu.

En acı tarafı, yeni seçilen kadının dış görünüş olarak Natalya’ya çok benzemesiydi. Sanki prens “model güncellemesi” yapmış; “eskimiş” eşi daha genç ve muhtemelen daha uyumlu bir kopyayla değiştirmişti.

Gerçi Zeynab’ın hikâyesi daha da kötü bitti. Üç çocuk doğurdu ama kafesin içinde yaşamaya dayanamadı. Boşanma, skandallar, internette yardım çığlıkları ve kaçma girişimleri… Sonuçta mahkemeler ve tamamen unutuluş. Sistem, isyankâr kadını öğütüp geçti.


Zengin ama sönmüş bir bakışla

Peki ya Natalya–Ayşe? Şu an 37 yaşında. “Yerine gelen” kadından daha akıllı (ya da daha kurnaz) çıktı.

Hâlâ sarayda yaşıyor. Bizim hayalini bile kuramayacağımız parası var. Ömrünün sonuna kadar güvence altında. Ama internete düşen nadir fotoğraflarda, gözlerinde kıvılcım olan o neşeli garson kızı görmüyoruz. Karşımızda yorgun, çökmüş, ağır ve sönmüş bakışlara sahip bir kadın var.

Artık kocasına davetlerde eşlik etmiyor. O sadece veliahtların annesi.

Buna değer miydi? Özgürlüğünü, söz hakkını ve hatta kendi arabanın rengini seçme hakkını; çocuklarla birlikte çıkılması imkânsız bir altın kafesle değiştirmek…

Herkes kendi cevabını verir. Ama bu hikâyeye bakınca şunu anlıyorsun: bazen “tek odalı” bir evdeki özgürlük, sarayda evcil leoparla yaşanan yalnızlıktan daha değerlidir.