Kocamdan gizlice üç yıl boyunca Fransızca öğrendim… Sonra bir davette o, sekiz yıldır sakladığı sırrı farkında olmadan kendi ağzıyla ortaya çıkardı
İnsanların en önemli sözleri, çoğu zaman karşılarındaki kişinin onları anladığını hiç düşünmeden söyledikleri sözlerdir. Eşim beni merkez ofisten gelen çalışma arkadaşlarıyla düzenlenen bir akşam yemeğine götürdü. Şehrin ışıklarına bakan yüksek katlı, lüks bir restoran… Camların ardında gece parlıyor, masada kahkahalar yükseliyordu. O ise benim konuştukları dili tek kelime bile anlamadığımdan en ufak bir şüphe duymuyordu. Asıl yanıldığı nokta da buydu. Çünkü ben tam üç yıl boyunca, ondan habersiz, geceler boyunca çalışarak Fransızcayı neredeyse kusursuz seviyeye getirmiştim.
Benim adım Natalya. Mesleğim mimarlık. Güzel görünen bir cephenin arkasındaki gerçek taşıyıcı sistemi görebilmeye alışığım. Bir binayı dışarıdan istediğiniz kadar süsleyebilirsiniz ama temeli yanlış atılmışsa, er ya da geç duvarlarda çatlaklar oluşur. Bu gerçeği mesleğim sayesinde yıllar önce öğrenmiştim. Meğer aynı kural evliliğim için de geçerliymiş.
Vladislav’la altı yıl önce evlendik. Finansal analiz alanında çalışıyordu. Sürekli toplantılar, bitmeyen projeler ve sık sık yurt dışı seyahatleri vardı. Evliliğimizin ne zaman sessizce değişmeye başladığını ilk başta fark etmedim. Eve geldiğinde eskisi gibi değildi. Telefonunu benden saklıyor, iş gezilerinden neredeyse hiç bahsetmiyor, sorularıma kısa cevaplar veriyordu. İçimde tarif edemediğim bir his oluştu. Sanki elimde planı olmayan bir binayı anlamaya çalışıyordum. O anda kendime şunu söyledim: «Çizimi okuyamıyorsun çünkü dili bilmiyorsun.» İşte o gece Fransızca öğrenmeye karar verdim. Kimseye söylemeden… Özellikle de ona. Gündüz çalışıyor, gece herkes uyurken ders yapıyordum. Üç yılın sonunda artık konuşulan her kelimeyi rahatlıkla anlayabiliyordum.
Ve sonunda o akşam geldi.
Yirmi üçüncü kattaki şık restoranda Vladislav’ın iş arkadaşları Valeriy ve Artyom da bizimleydi. Eşim son derece neşeliydi. Şarap içiyor, kahkahalar atıyor ve benim hiçbir şey anlamadığımdan emin olduğu için Fransızca konuşurken en ufak bir çekince bile göstermiyordu. Konuşma kısa sürede özel hayatına döndü.
Büyük bir keyifle Montmartre’daki dairesini tamamen döşediğini anlatıyordu. «Asıl evim artık orası,» dedi. «Buradaki hayatım ise sadece yerine getirmem gereken sorumluluklardan ibaret.»
Sonra Sophie isminde bir kadından bahsetmeye başladı.
«Ben tek kelime etmeden bile beni anlıyor,» diye gülümsedi.
Ardından arkadaşlarına dönerek kahkaha attı.
«Natasha hiçbir şey fark etmiyor. Bütün dünyası projeleri. Her şehirde bir sevdiğinin olması gerçekten çok rahat.»
Masadaki diğer iki adam gözlerini kaçırdı. Ortama çöken sessizlik her şeyi anlatıyordu. Ben ise yüzümde aynı sakin ifadeyle menüyü incelemeye devam ettim. Ne öfkelendim ne de şaşkınlığımı belli ettim.
O gece tek damla gözyaşı dökmedim.
Ben mimarım. Duygularla değil, verilerle hareket etmeye alışığım.
Ertesi sabah ortak banka hesabımıza girdim ve son üç yılın tüm hesap hareketlerini bilgisayarıma indirdim. Binlerce satırı tek tek incelemeye başladım. Bir süre sonra düzenli olarak yapılan para transferleri dikkatimi çekti. Tutarlar çok büyük değildi ama hiç aksamadan devam ediyordu.
Araştırmayı derinleştirdim.
Alıcı hesaplarını, ödeme açıklamalarını ve adres bilgilerini tek tek kontrol ettim.
Mobilya ödemeleri…
Kira transferleri…
Fransa’daki teslimat ücretleri…
Ve sonunda Vladislav adına kayıtlı bir adrese ulaştım.
Ama bu adres Montmartre’da değildi.
Arama motoruna yazıp sonucu gördüğüm anda kalbim sanki birkaç saniyeliğine durdu.
Karşıma sevgilisinin yaşadığı gizli bir daire çıkmadı.
O adres, Lyon’un dışında bulunan bir yaşlı bakım merkezine aitti.
Ekranda büyük harflerle şu isim yazıyordu:
Maison de Retraite Saint-Augustin.
Yanlış yaptığımı düşündüm.
Adresi tekrar kontrol ettim.
Sonra banka kayıtlarını yeniden açtım.
Hayır…
Her ödeme gerçekten de bu kuruma gidiyordu.
Ve bu transferler tam sekiz yıldır düzenli şekilde devam ediyordu. Üstelik Vladislav’la tanıştığımız yıldan bile önce başlamıştı.
Merkezin internet sitesine girdim.
Bakımlı koridorlar…
Çiçeklerle dolu huzurlu bir bahçe…
Tekerlekli sandalyedeki yaşlı insanların fotoğrafları…
Derken bir karede gözüm takıldı.
Battaniyesinin üzerinde zarifçe duran ince uzun parmakları olan yaşlı bir kadın…
Belirgin elmacık kemikleri…
Yüz hatları…
Bir anda Vladislav’a olan benzerliği fark ettim.
Hiç vakit kaybetmeden merkezi aradım.
Telefona nazik sesli bir Fransız hemşire çıktı.
«Ah, Madam Irina mı?» dedi sıcak bir ses tonuyla. «O bizim çok sevdiğimiz Rus hanımefendi. Oğlu Mösyö Vladislav bütün bakım masraflarını karşılıyor. Yaklaşık iki ayda bir mutlaka gelir. Hatta bazen daha sık uğrar.»
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra kadın şaşkınlıkla ekledi:
«Yoksa siz bunları bilmiyor muydunuz?»
Sanki nefes almayı unutmuştum.
Hemşire konuşmaya devam etti.
«Kendisi artık konuşamıyor. Uzun zamandır kimseyi tanımıyor. Ama oğlu geldiğinde yüzünde hemen bir gülümseme beliriyor. Özellikle de ona aile fotoğraflarını gösterdiğinde… Her ziyaretinde eşinden söz eder. Karısının çok yetenekli bir mimar olduğunu anlatır. Ne kadar mutlu bir ailesi olduğunu söylemekten hiç vazgeçmez.»
Telefonun nasıl kapandığını bile hatırlamıyorum.
Sekiz yıl…
Tam sekiz yıl boyunca bunu benden gizlemişti.
Demans teşhisi konulduktan sonra annesini küçük taşra kasabasından çıkarıp Fransa’daki en iyi bakım merkezlerinden birine yerleştirmişti. Çünkü yıllar önce bir akşam yemeğinde gelişigüzel söylediği tek cümleyi şimdi hatırlıyordum.
«Bu hastalar için en iyi bakım Fransa’da veriliyor.»
O zaman bu söz üzerinde hiç durmamıştım.
Zaten ailesinden neredeyse hiç bahsetmezdi.
İlişkimizin ilk zamanlarında bana sadece tek bir cümle söylemişti.
«Annem artık hayatta değil.»
Ben de buna inanmıştım.
Belki de daha fazlasını sormaya cesaret edememiştim.
Meğer her yolculuğunda sevgilisine değil…
Annesine gidiyormuş.
Kendisini artık tanımayan annesine…
Orayı «gerçek evim» diye adlandırmasının nedeni de buydu.
Çünkü Saint-Augustin’in sessiz koridorlarında, yabancı hemşirelerin arasında yeniden yalnızca bir evlat olabiliyordu.
Kimsenin onu sorgulamadığı…
Kimsenin acıdığı gözlerle bakmadığı…
Kimsenin güçlü görünmesini beklemediği tek yer orasıydı.
Peki Sophie kimdi?
Meğer Sophie, bakım merkezinde çalışan hemşirelerden biriymiş.
Vladislav’ın her ziyaretten sonra koridorda sessizce ağladığını gören…
Hiç konuşmadan bile onu anlayan kişi…
Ama aklımdaki en büyük soru hâlâ cevapsızdı.
Neden iş arkadaşlarına sevgilisi varmış gibi davranıyordu?
Neden Montmartre’daki hayali daireyi uydurmuştu?
Çünkü acı çeken bir evlat olarak görünmek istemiyordu.
İnsanların gözünde annesini yavaş yavaş kaybeden çaresiz bir oğul olmaktansa, çapkın biri olarak bilinmeyi tercih etmişti.
Başkalarının acımasına dayanamayacağı için, onların yargılamasına razı olmuştu.
O gece mutfakta sabaha kadar oturdum.
Gün ağarırken dolabı açıp valizimi çıkardım.
Gitmek için değil…
Bir dahaki yolculukta onunla birlikte gitmek için.
Akşam işten döndüğünde beni antrede beklerken buldu.
Gözlerinin içine baktım.
Sonra kusursuz Fransızcamla, sakin ve net bir sesle şöyle dedim:
«Bir sonraki Lyon seyahatine ben de geliyorum. Beni annenle tanıştır.»
Olduğu yerde donup kaldı.
Yüzündeki bütün renk çekildi.
Birkaç saniye boyunca tek kelime edemedi.
Ardından altı yıldır ilk kez onu ağlarken gördüm.
Bu gözyaşları utançtan değildi.
Büyük bir yükün sonunda omuzlarından kalkmasının verdiği tarifsiz rahatlıktandı.
İnsanların en önemli sözleri, dinlendiklerini bilmeden söyledikleri sözlerdir.
Ama en değerli davranışlar, karşılığında teşekkür beklenmeden yapılanlardır.
Vladislav tam sekiz yıl boyunca bunu tek başına yapmıştı.
Artık ise yalnız değil.
Şimdi Lyon’a birlikte gidiyoruz.
Saint-Augustin’in kapısına doğru yürürken elini ben tutuyorum.
İrina Sergeyevna’nın incecik ellerini nazikçe okşamayı öğrendim.
Ona yeni projelerimizi, hayatımızdaki küçük mutlulukları anlatıyorum.
Söylediklerimizi artık anlayamıyor.
Ama bazen yüzünde hafif bir gülümseme beliriyor.
Ve Vladislav…
Artık kimseye yalan söylemiyor.
İş arkadaşlarına bile.
