Çöpçünün oğlu mezuniyet töreninde: unutulmayacak sözler

Sınıf arkadaşlarım benimle alay ediyordu; çünkü annem çöp toplama işinde çalışıyordu. Ama mezuniyet gecesinde söylediğim tek bir cümle, bütün okulun derin bir sessizliğe gömülmesine ve gözyaşlarına boğulmasına neden oldu.

Benim adım Liam. Dizel yakıtının ağır kokusu, çamaşır suyunun keskin kokusu ve plastik torbaların içinde günlerce bekleyip çürüyen yemek artıklarının kokusu, çocukluğumdan beri hayatımın ayrılmaz bir parçasıydı.

Annem hiçbir zaman sabah saat dörtte işe başlayıp sokaklardan çöp toplamayı hayal etmemişti. Onun en büyük arzusu hemşire olmaktı. Hemşirelik okulunda eğitim görüyor, sevdiği adamla küçük ama sıcak bir evde yaşıyordu. Eşi inşaatlarda çalışan çalışkan bir ustaydı ve birlikte geleceklerini umutla kuruyorlardı.

Ama bir gün her şey tek bir anda değişti.

Hayatımın kokusu hep dizel, çamaşır suyu ve plastik poşetlerde çürüyen eski yemeklerin kokusuyla iç içe kaldı.

Babam çalışırken yüksekten düştü. Ambulans olay yerine yetişemeden yaşamını yitirdi. O günden sonra annemin omuzlarına hastane faturaları, cenaze masrafları ve eğitim hayatından kalan tüm borçlar aynı anda yüklendi.

Bir gecede «geleceğin hemşiresi» olmaktan çıkıp «diplomasını tamamlayamamış, küçük çocuğuyla yalnız kalmış genç bir dul» haline geldi. Hiç kimse ona bir şans vermek istemedi.

Belediyenin temizlik birimi ise diplomalara ya da özgeçmişteki boşluklara önem vermiyordu. Onlar için tek önemli soru şuydu: Gün doğmadan işe gelebiliyor musun ve ertesi gün de aynı saatte gelmeye devam edecek misin?

Böylece annem, hayalini kurduğu mesleğin eşiğinden bir anda uzaklaşıp diplomasız, çocuğunu tek başına büyütmeye çalışan genç bir dul olarak hayatına yeniden başlamak zorunda kaldı.

Reflektörlü yeleğini giydi, çöp kamyonunun arkasında çalışmaya başladı ve herkes onu «çöp işçisi kadın» olarak tanımaya başladı. Ben ise okulda kısa sürede «çöpçünün oğlu» diye anılır oldum. Bu lakap üzerime yapıştı ve yıllarca peşimi bırakmadı. İlkokul yıllarında yanıma oturan çocuklar yüzlerini buruştururdu.

«Üzerinden çöp kamyonu kokusu geliyor,» derlerdi.

«Dikkat edin, birazdan sizi de ısıracak!»

Ortaokula geçtiğimizde ise bu sözler artık günlük hayatın sıradan bir parçası olmuştu.

Ben sırama oturduğum anda birçok kişi istemsizce burnunu buruşturur, sanki gerçekten kötü kokuyormuşum gibi davranırdı.

Koridorda yanlarından geçtiğimde bazıları gösteriş yaparcasına burunlarını kapatırdı. Grup çalışmaları olduğunda ise beni en sona bırakırlardı; kimse benimle aynı masada olmak istemezdi.

Bu yüzden okulun bütün koridorlarını ezbere öğrenmiştim. Her teneffüste kimsenin beni rahatsız etmeyeceği, tek başıma oturup yemeğimi yiyebileceğim sessiz bir köşe arardım.

En sevdiğim yer, eski tiyatro salonunun yanındaki otomatların arkasında kalan küçük köşeydi. Kimsenin uğramadığı, biraz tozlu ama huzurlu bir yerdi. Orada kimse bana bakmaz, kimse alay etmez, kimse beni rahatsız etmezdi.

Çünkü okulda kendimi gerçekten güvende hissedebildiğim tek yer, tek başıma yemeğimi yiyebildiğim o sessiz köşeydi.

Ama evimizin kapısından içeri girdiğim anda bambaşka birine dönüşürdüm.

«Günün nasıl geçti, canım benim?» diye sorardı annem, kalın lastik eldivenlerini çıkarırken. Parmakları soğuk havadan, deterjanlardan ve bitmek bilmeyen çalışmaktan kıpkırmızı olmuş, şişmişti.

Ayakkabılarımı çıkarır, mutfak masasının kenarına yaslanırdım.

«Her şey güzeldi. Bugün sınıfta bir proje hazırladık. Arkadaşlarımla birlikte çalıştım. Öğretmen de derslerimin çok iyi gittiğini söyledi.»

Bunları duyunca yüzünde yorgunluğunu unutturan sıcak bir gülümseme belirirdi.

«Elbette öyle,» derdi gururla. «Sen dünyanın en zeki oğlusun.»

Evdeyken gerçekten başka bir insandım.

Ona gerçeği anlatamazdım.

Bazen bütün gün boyunca on kelime bile konuşmadığımı…

Öğle yemeklerini tek başıma yediğimi…

Çöp kamyonu sokağımıza girdiğinde çevrede okuldan çocuklar varsa, annem bana el salladığında onu görmemiş gibi davrandığımı…

Bunların hiçbirini söyleyemezdim.

Zaten babamın ölümünün acısını, bitmek bilmeyen borçları ve üst üste çalıştığı uzun vardiyaları tek başına taşıyordu.

Omuzlarındaki yük zaten fazlasıyla ağırdı.

Bir de «oğlum okulda mutsuz» yükünü eklemeye hakkım olmadığını düşünüyordum.

Kendi kendime sessizce söz vermiştim.

«Eğer annem benim geleceğim için her gün kendini tüketiyorsa, ben de onun çektiği hiçbir acının boşa gitmesine izin vermeyeceğim.»

Bu söz, hayatımın en büyük yemini oldu.

«Eğer benim için her gün biraz daha yıpranıyorsa, ben de bunu mutlaka anlamlı hale getireceğim.»

İşte o günden sonra eğitim benim tek çıkış yolum, tek kurtuluş planım haline geldi.

Özel ders alacak paramız yoktu.

Hazırlık kursları bizim için ulaşılması imkânsız bir lükstü.

Elimde yalnızca kütüphane kartım, annemin geri dönüşüme sattığı malzemelerden kazandığı parayla ikinci el olarak aldığı eski ve yavaş çalışan dizüstü bilgisayarım ve vazgeçmemeyi bilen inatçı bir iradem vardı.