Fotoğrafta yine suyun kenarında duruyordum.
Aynı akşam.
Aynı baş dönüşü.

Ama artık yanımda o vardı.
Net bir şekilde.
Yakınımda.
Elinin parmakları benim elime değiyordu.
Sıkıca tutmuyor…
Sadece hafifçe temas ediyordu.
Sanki gerçekten var olup olmadığımı kontrol eder gibi.
Ve bakışları…
Objektife yönelmemişti.
Bana bakıyordu.
Fotoğrafa biraz daha yaklaştım.
İşte o zaman başka bir ayrıntıyı fark ettim.
Suyun yansımasındaki belirsiz siluet kaybolmuştu.
Artık yansımada ikimiz görünüyorduk.
Ve arkamızda…
Boşluk vardı.
Ufuk çizgisi yoktu.
Kıyı yoktu.
Sanki deniz hiçbir yerde sona ermiyordu.
Yavaşça doğruldum.
Tam o sırada arkamdan bir ses geldi.
— Sonunda açtın.
Döndüm.
Kapının eşiğinde duruyordu.
O.
Deniz kenarında onu son gördüğüm gece üzerinde olan kıyafetlerle.
Kupkuru.
Sakin.
Mesafe ve zaman onun için yalnızca önemsiz ayrıntılarmış gibi görünüyordu.
Çığlık atmadım.
Geri çekilmedim.
Sadece ona baktım.
İçimde neyin değiştiğini anlamaya çalışıyordum.
Bütün bunları mümkün kılan şey neydi?
— Sen nasıl… diye başladım.
Ama hafifçe başını salladı.
— Bu sorulması gereken en önemli soru değil.
Bir adım attı.
Ayaklarının altındaki zemin hiç ses çıkarmadı.
— Her şeyi orada bırakabileceğini düşündün, dedi alçak bir sesle. — Ama onu yanında getirdin.
— Neyi?
Bana o eski bakışıyla baktı.
Dikkatli.
Nazik.
Neredeyse şefkatli.
— Kendini.
Bu tek kelime beklenmedik derecede ağır geldi.
Bakışlarımı fotoğrafa indirdim.
Sonra tekrar ona döndüm.
— Bu imkânsız.
Ama sesimde inanç yoktu.
— İmkânsız olan şeyleri zaten gördün, diye karşılık verdi. — Sadece henüz onlara başka isimler veriyorsun.
O sırada yatak odasından bir gıcırtı duyuldu.
Kocam.
Sese doğru döndüm.
Bir an sonra tekrar mutfağa baktığımda ise o çoktan gitmişti.
Geriye yalnızca fotoğraf kalmıştı.
Zarf.
Ve sessizlik.
Ama artık biliyordum.
Bu sessizlik yalnızca bana ait değildi.
Yatak odasına hemen dönmedim.
Mutfakta öylece kaldım.
Sanki fazladan bir adım atarsam, varlığından bir saat önce bile haberdar olmadığım kırılgan bir düzeni bozacakmışım gibi hissediyordum.
Lambanın ışığı fazla parlaktı.
Neredeyse yabancı.
Sanki kendi mutfağımı değil, onun kusursuz bir kopyasını aydınlatıyordu.

Biraz daha net.
Biraz daha cansız.
Fotoğrafa tekrar baktım.
Bu kez beni ilk gördüğüm kadar şaşırtmadı.
Onun yerine garip bir tanıdıklık hissi uyandırdı.
Sanki önümde duran şey bir fotoğraf değil de, hayatımın bir bölümünün uzun zamandır görünmeden benimle birlikte ilerlediğinin kanıtıydı.
Parmağımı fotoğrafın kenarında gezdirdim.
Soğuktu.
Gerçekti.
Ama yine de yanlış hissediliyordu.
Fotoğrafı tekrar zarfa koydum.
Fakat çekmeceye kaldırmadım.
Masanın üzerinde bıraktım.
Bir anda onu saklamanın eski kurallara boyun eğmek anlamına geldiğini düşündüm.
Ve o kurallar artık işlemiyordu.
Yatak odasına döndüğümde kocam uyuyordu.
Işığı açmadan yanına uzandım.
Nefes alışları yeniden odayı doldurdu.
Düzenli.
Tanıdık.
Tahmin edilebilir.
Onu dinlerken içimde bir şey aradım.
Korku.
Suçluluk.
Kaygı.
Ama bulduğum tek şey dikkat oldu.
Keskin.
Neredeyse acı verici bir dikkat.
Sanki hayatımın içinde ilk kez gerçekten uyanıktım.
Sabah olduğunda her şey farklı görünüyordu.
Çünkü dünya değişmemişti.
Değişen bendim.
Güneş ışığı yere ince şeritler halinde düşüyordu.
Sanki havadan dikkatlice kesilip çıkarılmıştı.
Masanın üzerindeki fincan, sıradan bir sabah için fazla belirgin bir gölge bırakıyordu.
Musluktan akan su bile farklı duyuluyordu.
Daha derin.
Sanki içinde gizli bir yankı vardı.
Kocam işe hazırlanıyordu.
Kravatını bağlarken bana döndü.
— Bugün evde misin?
— Evet.
Bana her zamankinden daha dikkatli baktı.
— Bir tuhaflık var sende…
Gülümsedim.
— Sadece dinlendim.
Başını salladı.
Ama inanmadığı yüzünden belliydi.
Yanıma geldi.
Omzuma dokundu.
Bu hareket yıllardır yaptığı kadar tanıdık ve otomatikti.
Geri çekilmedim.
Ama karşılık da vermedim.
Ve işte o küçük karşılıksızlık anında, daha önce hiç fark etmediğim bir gerçek ortaya çıktı.
Ne kadar zamandır birbirimize dokunuyor ama gerçekten hissetmiyorduk?
Kapı arkasından kapanınca daire yeniden sessizliğe gömüldü.
Ama bu kez sessizlik boş değildi.
Mutfağa gittim.
Zarf hâlâ aynı yerdeydi.
Onu acele etmeden açtım.
Sanki elimde tuttuğum şey bir nesne değil de, hazırlanılması gereken bir konuşmaydı.
Fotoğraf değişmemişti.
O hâlâ yanımdaydı.
Parmakları hâlâ elime dokunacak kadar yakındı.
Yüzüne baktım.

Ve birden fark ettim ki, onun yüzüne dair tek bir ayrıntıyı bile net hatırlamıyordum.
Gözlerinin rengini bilmiyordum.
Dudaklarının şeklini de.
Hatırladığım tek şey bakışlarının yönüydü.
Sanki o, bir yüz olarak değil de bir his olarak var olmuştu.
Fotoğrafı çevirdim.
Arkasında yeni kelimeler vardı.
Dünden eminim.
Orada değillerdi.
“Benim geldiğimi sanıyorsun.
Ama görmeye başlayan sendin.”
Yavaşça sandalyeye oturdum.
Bu sözler korkutucu değildi.
Aksine.
Açıklayıcıydı.
Ve beni en çok rahatsız eden de buydu.
Başımı kaldırdım.
Penceredeki yansımama baktım.
Ve çok küçük bir tutarsızlık fark ettim.
Ben tamamen hareketsizdim.
Ama yansımam…
Bir an gecikiyordu.
Sadece saniyenin küçük bir parçası kadar.
İnsan isterse bunu yorgunluğa bağlayabilirdi.
Ama ben bağlamadım.
Bir adım attım.
Yansıma da hareket etti.
Fakat yine aynı küçük gecikmeyle.
İşte o an her şeyi anladım.
Sorun onda değildi.
Mektupta da değildi.
Fotoğrafta da.
Asıl mesele içimde açılan o yeni alandı.
Eski sınırların artık hükmünü kaybettiği yer.
Gözlerimi kapattım.

Ve ilk kez bu düşünceyle tartışmamaya karar verdim.
Yeniden açtığımda mutfak aynı görünüyordu.
Ama artık aynı hissettirmiyordu.
Masaya yürüdüm.
Zarfı elime aldım.
— Peki, dedim fısıltıya yakın bir sesle. — Eğer bütün bunlar benim içimde başladıysa… bana nereye çıktığını göster.
Sessizlik cevap vermedi.
Ama derinlerde bir yerde…
Eskiden yalnızca durgunluk olan bir yerde…
Bir hareket hissettim.
Çok hafif.
Neredeyse fark edilmeyecek kadar küçük.
Uzun zamandır hareketsiz duran bir suyun, birden akmayı hatırlaması gibi.
