Görmem gereken ihanet

Düğün fotoğraflarımı ilk kez sosyal medyada paylaştım — ertesi gün tanımadığım bir kadın bana şu mesajı gönderdi: “ONDAN KAÇ!”

Hayatımı birleştirdiğim kişinin acılarla olgunlaşmış, yaralarını sessizce taşıyan, dikkatli ve nazik bir adam olduğuna inanıyordum. Onu, kaybettiklerinden sonra yeniden ayağa kalkmayı başarmış biri sanıyordum. Ancak düğün fotoğraflarımızı ilk kez paylaştıktan sonra gelen tek bir mesaj, bütün dünyamı altüst etti.

Başta önemsememeye çalıştım.

Ama o mesajı görmezden gelemedim.

Ve şimdi fark ediyorum ki bazı aşk hikâyeleri trajedi değildir.

Bazıları baştan sona kurgulanmıştır.

Ben ise gerçeği hiç öğrenmemiştim.

Eğer o gün düğün fotoğraflarımı paylaşmasaydım, belki de bunların hiçbiri ortaya çıkmayacaktı.

Andrey ile evliliğimiz henüz on yedi günlükken her şey başladı.

Hâlâ yeni evlilerin yaşadığı o büyülü balonun içindeydik. Banyoda yan yana duran diş fırçalarımız, buzdolabında kalan düğün pastası dilimleri ve hâlâ arayıp düğünümüzün ne kadar kusursuz geçtiğini söyleyen insanlar vardı.

Ben hiçbir zaman dikkat çekmeyi seven biri olmadım.

Ama düğün günümüz benim için kutsal gibiydi.

Sadece sonunda evlenmiş olmamızdan dolayı değil…

Andrey’in bana hissettirdikleri yüzünden.

O dikkatliydi.

Sakin ve dengeliydi.

İnsanları gerçekten anladığını düşündüren bir bakışa sahipti.

Yanındayken kendimi özel hissediyordum.

Bana sık sık şöyle derdi:

“Ben seni görüyorum, Taisia. Gerçekten görüyorum. Bu yüzden birlikte her şeyin üstesinden gelebileceğimizi biliyorum.”

En yakın arkadaşım Sofya ise başından beri temkinliydi.

Bir gün bana şöyle demişti:

“Andrey bazen garip geliyor. Sanki duyguları yaşamıyor da önceden prova etmiş gibi davranıyor.”

O zamanlar bu sözlere gülüp geçmiştim.

Çünkü Andrey geçmişinde büyük bir kayıp yaşamıştı.

İlk eşi Marina yıllar önce ölmüştü.

Bu yüzden bazı yaralarının kapanmamış olmasını doğal karşılıyordum.

Aslında Marina hakkında neredeyse hiç konuşmazdı.

Konuştuğunda da yalnızca yarım cümleler kurardı.

“Soğuk havaya dayanamazdı.”

Ya da:

“Bazı insanlar bu dünyada fazla hassastır.”

Bir gün nasıl tanıştıklarını sormuştum.

Bana uzun uzun anlatmak yerine sadece şu cevabı verdi:

“Yanlış zamanda tanıştık.”

Sonra elimi öpmüş ve konuyu değiştirmişti.

Ben de daha fazla üstelememiştim.

Ölmüş bir kadının geçmişini kurcalamanın saygısızlık olacağını düşünüyordum.

Marina’ya ait gördüğüm tek fotoğraf eski bir çekmecenin içindeydi.

Rengi solmuş bir kare.

Kameraya değil, başka bir yöne bakarak gülümsüyordu.

Fotoğrafı yerine koyarken sessizce:

“Güzel bir kadınmışsın Marina,” diye fısıldamıştım.

Andrey benden yedi yaş büyüktü.

Sessizliği severdi.

Sabahları koyu kahvesini içer, pazar günleri eski soul plakları dinlerdi.

Bana sık sık:

“Sen benim ikinci şansımsın,” derdi.

Ben bunu romantik bulurdum.

Şimdi düşündüğümde, o sözün anlamı çok farklı geliyor.

Düğün fotoğraflarını paylaştığım sabah son derece sıradandı.

Mutfakta havluları katlıyordum.

Güneş ışığı yerdeki seramikleri ısıtmıştı.

O an sadece mutluluğumu paylaşmak istemiştim.

Daha önce hiç Andrey’le birlikte fotoğraf paylaşmamıştım.

Birkaç düğün karesi seçtim.

Onu etiketledim.

Altına da şöyle yazdım:

“Hayatımın en mutlu günü. Sonsuzluğa birlikte, aşkım.”

Sonra telefonu bırakıp işime geri döndüm.

Yaklaşık on dakika sonra bildirimlere bakmak için ekranı açtım.

Bir mesaj isteği vardı.

Gönderen:

“Alice S.”

Mesaj tek cümleydi.

“ONDAN KAÇ!”

Ekrana uzun süre baktım.

Kadının profil fotoğrafı yoktu.

Paylaşımı da yoktu.

Sahte hesap gibi görünüyordu.

Mesajı silmek üzereydim ki ikinci mesaj geldi.

“Bunu Andrey’e sakın söyleme. Normal davran. Hiçbir şey belli etme. Onun ne yaptığını bilmiyorsun. GERÇEĞİ ÖĞRENMEN GEREKİYOR!”

Kalbim hızlandı.

Telefonu daha sıkı tuttum.

Birkaç saniye sonra üçüncü mesaj geldi.

“Bu hikâyeyi herkese kendisinin mağdur olduğu şekilde anlatıyor. Ama gerçek şu ki yaşananlar onun yüzünden oldu.”

Bir anda içim buz kesti.

Nefes almak zorlaştı.

Yatak odasına gittim.

Yatağın altındaki valizi çıkardım.

İçine gelişigüzel kıyafetler atmaya başladım.

Kot pantolonlar.

Kazaklar.

Tuvalet çantam.

Hatta sürekli ödünç alıp giydiğim Andrey’in gri kazağı bile.

Nereye gideceğimi bilmiyordum.

Tek bildiğim şey şuydu:

Eğer bu söylenenlerde en ufak bir doğruluk payı varsa o evde kalamazdım.

“Toparlan Taisia,” diye kendi kendime seslendim.

“Ne olduğunu bilmiyorsun. Panik yapma.”

Ama içimdeki huzursuzluk büyüyordu.

Bu neden şimdi ortaya çıkmıştı?

Neden düğünden hemen sonra?

Tam o sırada yeni bir mesaj geldi.

“Lütfen benimle buluş. Ben Marina’nın kız kardeşiyim.”

Donup kaldım.

Mesaja uzun süre baktım.

Sonunda sadece tek kelime yazdım:

“Nerede?”

Yanıt anında geldi.

“Otoyol üzerindeki kafede. Sana her şeyi göstereceğim. Hiçbir şeyi hacklemedim. Hepsi kamu kayıtlarında mevcut. İnsanların çoğu sadece nereden bakacağını bilmiyor.”

Bilgisayarımı açtım.

Andrey’in tam adını yazdım.

Yanına “kaza” ve “ehliyete el koyma” kelimelerini ekledim.

Bir süre sonra yedi yıl öncesine ait küçük bir yerel haber çıktı.

Başlık şöyleydi:

“Tek araçlı kazada bir yolcu hayatını kaybetti, sürücü ağır yaralandı.”

Haberde isim yoktu.

Fotoğraf yoktu.

Marina’dan da söz edilmiyordu.

Ama yorumlar kısmında insanlar isimler veriyor, olayın ayrıntılarını tartışıyordu.

Bir yorum zihnime kazındı:

“Herkes onun sarhoş olduğunu biliyordu. Kadın yalvardı, direksiyona geçme dedi.”

Ertesi gün Alice ile buluştum.

Benden en az on yaş büyüktü.

Yüzünde makyaj yoktu.

Yorgun ama iyi kalpli gözlere sahipti.

Masaya oturur oturmaz önüme kalın bir dosya koydu.

“Bunların hepsi resmi kayıtlar,” dedi.

“Hiçbir şey uydurmadım.”

Dosyanın içinde kaza raporları, ehliyet belgeleri ve Marina’nın ölüm ilanı vardı.

Belgeleri incelerken ellerim titriyordu.

Alice sessizce bana baktı.

Sonra eğilip alçak sesle konuştu.

“Marina sadece arabadaki yolcu değildi, Taisia.”

Yutkundum.

“O onun karısıydı. Benim de kız kardeşimdi.”

Gözlerim dolmaya başladı.

“Andrey bana yağmur yağdığını söylemişti,” dedim.

“Aracı Marina’nın kullandığını söylemişti.”

Alice yorgun bir kahkaha attı.

“Elbette öyle söylemiştir.”

Bir süre sustu.

Sonra devam etti:

“Andrey hikâyelerin kendisini kötü gösteren bölümlerini silmek konusunda her zaman çok başarılıydı.”

“Neden kimse bunu anlatmadı?” diye sordum.

“Çünkü yas insanları koruyan güçlü bir kalkandır,” dedi.

“Ve çoğu insan o kalkana dokunmaktan korkar.”

O hafta sonu Andrey’in annesinin evinde öğle yemeğine gittik.

Masada makarna ve sarımsaklı ekmek vardı.

Ev biberiye kokuyordu.

Her şey sıcak ve huzurlu görünmeliydi.

Ama değildi.

Yemekten sonra tabakları toplarken Andrey’in halası Maya bana dönüp sordu:

“Marina hakkında sana ne anlattı canım?”

“Çok değil,” dedim.

Maya bir süre sustu.

Sonra:

“Ben onun ölümüyle ilgili anlatılan hikâyeye hiçbir zaman inanmadım,” dedi.

Andrey başını kaldırmadan:

“Hangi hikâyeye?” diye sordu.

Maya gözlerini ona çevirdi.

“Marina’nın araç kullandığı hikâyeye.”

Masada aniden sessizlik oluştu.

Andrey’in annesi hiçbir şey söylemedi.

Sadece temiz bir tabağı tekrar tekrar siliyordu.

Maya devam etti:

“Ehliyetine olaydan hemen sonra el konulmuştu, değil mi?”

Kimse cevap vermedi.

O sessizlik her şeyi anlatıyordu.

O an içimde bir şey koptu.

Pazartesi günü Andrey’in çalışma odasına girdim.

Kapıyı kapattım.

Bu kez kaçmasına izin vermeyecektim.

Bilgisayarında yazı yazıyordu.

Başını kaldırıp bana baktı.

“Ne oldu?” dedi.

“Marina öldüğünde direksiyonda sen mi vardın?”

Yüzü anında değişti.

Ağzını açtı.

Sonra kapattı.

Bir süre hiçbir şey söylemedi.

“Bunu daha önce konuştuk,” dedi sonunda.

“Hayır.”

Sesim sakindi.

“Hiç konuşmadık. Ben sordum. Sen kaçtın.”

Derin bir nefes aldı.

“O dönem hakkında konuşmayı sevmiyorum.”

“Konuşuyorsun Andrey. Ama gerçeği anlatmıyorsun.”

Ayağa kalktı.

Yüzü gerildi.

“Bunu bırakmalısın.”

“Hayır.”

“Yaşadıklarımı bilmiyorsun.”

“Bildiklerim yeterli.”

Bir adım yaklaştım.

“İnsanların Marina’yı suçlamasına izin verdin.”

Bu kez gözlerinde farklı bir şey gördüm.

Öfke değildi.

Suçluluk da değildi.

Panikti.

Yıllardır koruduğu hikâye elinden kayıyordu.

“Ben her gün o geceyle yaşıyorum,” dedi.

“Beni yargılayamazsın.”

Başımı salladım.

“Sen onun ölüm hikâyesinde onu suçlu yaptın.”

O gün evde yalnızca eşyalarımı toplamak için kaldım.

Bu kez korku yoktu.

Panik yoktu.

Sadece berraklık vardı.

Düğün fotoğrafımızı çerçevesiyle birlikte ters çevirdim.

Yüzüğümü banyodaki lavabonun kenarına bıraktım.

Ve çıktım.

Arabayı sürerken müzik açmadım.

Bir zamanlar birlikte alışveriş yaptığımız marketin önünden geçtim.

En sevdiğimiz kafeyi gördüm.

Andrey’in bana İtalya’yı hatırlattığını söylediği kırmızı kapılı evin önünden geçtim.

Trafik ışığında durduğumda Alice’in numarasını açtım.

Telefon ilk çalışta açıldı.

“Yanına gelebilir miyim?” diye sordum.

Sesim titriyordu.

“Elbette,” dedi.

“Bunu sormana bile gerek yok.”

Alice’in evi küçük, eski ve sarıya boyalıydı.

Boyaları yer yer dökülmüştü.

Ama içerisi tarçın ve papatya kokuyordu.

Kapıyı açar açmaz bana sarıldı.

Ve ben omuzlarımdaki yükün ilk kez hafiflediğini hissettim.

O gece uzun süre konuştuk.

Çay içtik.

Sessiz kaldık.

Ağladık.

Sonunda ona:

“Kendimi başarısız hissediyorum,” dedim.

“Belki daha fazla çabalamalıydım.”

Alice başını salladı.

“Hayır.”

Sesinde kesinlik vardı.

“Sen başarısız olmadın.”

“Gerçeği gördün ve ona göre hareket ettin.”

“Çoğu insan bunu yapamaz.”

Daha sonra arkadaşım Kira’nın evine geçtim.

Telefonum düğün paylaşımıyla ilgili bildirimlerle doluydu.

Yorumlar artıyordu.

“Bu Marina’nın Andrey’i mi?”

“Bu hikâye hiçbir zaman mantıklı gelmemişti.”

“Marina’yı hep hatırlayacağız.”

“Onun başına ne geldiğini hep merak etmiştim.”

Hatta Andrey’in eski iş arkadaşlarından biri bana özel mesaj attı.

“Onun biriyle birlikte olduğunu bilmiyordum. Yaşadıkların için üzgünüm.”

O gece Andrey tekrar aradı.

Defalarca.

Cevap vermedim.

Sonra mesaj gönderdi:

“Bunu düzeltebiliriz. Seni seviyorum.”

Ben de anında cevap yazdım:

“O zaman gerçeği herkesin önünde anlat. Sonra konuşuruz.”

Bir daha cevap vermedi.

Ertesi sabah Alice’in son mesajını tekrar okudum.

“Sen bir dul adamla evlenmedin, canım. Kendi seçimlerinin sonuçlarından kurtulan ve bedelini başkasına ödeten bir adamla evlendin.”

O cümle hâlâ aklımdan çıkmıyor.

Bugün insanlar bana bazen şunu soruyor:

“Nasıl bu kadar çabuk ayrılabildin?”

Ben de dürüstçe cevap veriyorum:

“Ben kocamı kaybetmedim.”

“Bir yalanı kaybettim.”

Evliliğin iptali için yasal sürenin dolmasını beklemedim.

Avukatım, saklanan gerçeklerin hızlı hareket etmem için yeterli gerekçe oluşturduğunu söyledi.

Ben de öyle yaptım.

Ve hikâyenin geri kalanını mahkemede anlattım.

Çünkü artık gerçeği tek başıma taşımak zorunda değildim.

Peki siz olsaydınız, bu hikâyedeki karakterlerden herhangi birine tek bir tavsiye verecek olsaydınız, bu ne olurdu?

Düşüncelerinizi Facebook yorumlarında paylaşmayı unutmayın.