Üniversite yılları kolay geçmedi. Maddi imkânlarımız oldukça sınırlıydı ve her kuruşun hesabını yapmak zorundaydık. Eğitim masraflarımızı karşılayabilmek için ikimiz de yarı zamanlı işlerde çalışıyorduk. Ben şehir merkezindeki küçük ama sıcak bir kitapçıda görev alıyordum. Rafları düzenliyor, müşterilere yardımcı oluyor ve boş zamanlarımda kitap okuyordum.
Matteo ise uzaktan çalışan bir yazılım geliştirici olarak küçük bir teknoloji şirketine destek veriyordu. Şirket, engelli bireylerin günlük yaşamını kolaylaştıracak erişilebilir yazılımlar üretmeye odaklanmıştı. Bu iş onun için yalnızca gelir kaynağı değil, aynı zamanda kişisel bir misyondu. Kendi deneyimlerinden yola çıkarak başkalarının hayatını kolaylaştıracak projelerde yer almak ona büyük bir motivasyon veriyordu.
İlk kiraladığımız daire küçüktü ve oldukça eskiydi. Mobilyaların çoğunu ikinci el mağazalardan ya da bağış kampanyalarından bulmuştuk. Bazen ay sonunda paramız neredeyse tükenirdi. Buna rağmen kendimizi mutsuz hissetmezdik. Çünkü sahip olmadığımız şeylere değil, birlikte kurduğumuz hayata odaklanıyorduk.
Hatta eski buzdolabımız geceleri garip sesler çıkardığında kahkahalara boğulurduk. Bazen mutfağın ortasında durup bu seslerin neye benzediğini tahmin etmeye çalışır, en saçma fikirleri ortaya atardık. O küçük dairede lüks yoktu ama huzur vardı. İlk kez hayatımızın kontrolünün kendi ellerimizde olduğunu hissediyorduk.
Geçmişin tüm zorluklarına rağmen, birlikte adım adım geleceğimizi inşa ediyor ve her engeli omuz omuza aşmayı başarıyorduk. O yıllar bize bir gerçeği öğretti: Gerçek zenginlik, sahip olunan eşyalarda değil, insanın yanında yürüyen doğru kişide saklıdır.

Zamanla dostluğumuz sessizce ve doğal bir şekilde aşka dönüştü. Bu, filmlerdeki gibi ani bir karşılaşma ya da ilk görüşte yaşanan büyülü bir tutku değildi. Aksine, yıllar boyunca sabırla örülen, güvenle beslenen ve sayısız ortak anıyla güçlenen derin bir duyguydu. Aramızdaki bağ, bir anda ortaya çıkmamıştı; çocukluğumuzdan beri paylaştığımız deneyimlerin üzerine inşa edilmişti.
Matteo’yu herkesten daha iyi tanıyordum. Geceleri onu uyutmayan korkularını, geçmişte yaşadığı hayal kırıklıklarını ve kimseye anlatmadığı endişelerini biliyordum. O da benim en kırılgan yanlarımı tanıyordu. Kendime güvenmekte zorlandığım anları, terk edilme korkumun hâlâ zaman zaman ortaya çıktığını ve güçlü görünmeye çalışsam da içimde taşıdığım güvensizlikleri biliyordu.
Birbirimizi değiştirmeye çalışmadık. Kusurlarımızla, yaralarımızla ve geçmişimizle birbirimizi kabul ettik. Belki de aşkımızı özel kılan şey buydu. Çünkü ilişkimiz yalnızca mutlu anlara değil, birlikte aştığımız zorluklara da dayanıyordu. Hayatın en zor dönemlerinde birbirimizin yanında kalmayı başarmıştık ve bu durum aramızdaki bağı her geçen gün daha da sağlamlaştırmıştı.
Üniversite yıllarının sona ermesiyle birlikte hayatımızda yeni bir dönem başladı. Mezuniyetimizin ardından Matteo, hızla büyüyen yenilikçi bir teknoloji girişiminde tam zamanlı ve istikrarlı bir iş buldu. Çalıştığı projeler hem mesleki becerilerini geliştirmesine hem de geleceğe daha güvenle bakmasına yardımcı oluyordu. Çocukluğundan beri kurduğu hayallerin bir kısmını gerçekleştirmeye başladığını görmek beni son derece mutlu ediyordu.
Ben de eğitimimi tamamladıktan sonra risk altındaki çocukların kaldığı bir gençlik ve bakım merkezinde çalışmaya başladım. Her gün farklı hikâyelerle karşılaşıyor, kendi geçmişimde yaşadığım duyguların benzerlerini taşıyan çocuklara destek olmaya çalışıyordum. Onların yalnız olmadıklarını hissetmelerine yardımcı olmak benim için sadece bir meslek değil, aynı zamanda kişisel bir sorumluluktu.
Hayatımız yavaş yavaş düzene giriyordu. Büyük servetimiz yoktu ama ilk kez geleceğe dair net planlar yapabiliyorduk. Birlikte kurduğumuz küçük ev, yıllarca hayalini kurduğumuz güven duygusunu bize veriyordu. Akşamları işten döndüğümüzde mutfakta yemek hazırlıyor, günümüzü konuşuyor ve gelecekle ilgili hayaller kuruyorduk.
Bir yaz akşamı, gün batımının şehri altın rengine boyadığı sakin bir günde, her zamanki gibi küçük balkonumuzda oturuyorduk. Gökyüzü turuncu ve pembe tonlarla kaplanmıştı. Hafif bir rüzgâr esiyor, şehirden gelen sesler uzaktan duyuluyordu. O anın sıradan bir akşam olduğunu düşünüyordum.
Matteo uzun süre sessiz kaldı. Ufka bakarken yüzünde farklı bir ifade vardı. Sonra bana döndü. Gözlerinde daha önce birçok kez gördüğüm sıcaklık vardı ama bu kez ona heyecan da eşlik ediyordu.
Elimi tuttu ve yıllardır birlikte geçtiğimiz tüm yolları hatırlatan birkaç cümle söyledi. Çocukluğumuzdan, hayallerimizden, birlikte atlattığımız zorluklardan bahsetti. Ardından, hayatım boyunca unutamayacağım soruyu sordu.
“Benimle evlenir misin?”
O an zaman durmuş gibi hissettim. Karşımda duran kişi sadece sevdiğim adam değildi; çocukluğumun en yakın dostu, en büyük destekçim, en zor günlerimde yanımda kalan tek insandı. Birlikte büyümüş, birlikte mücadele etmiş ve birlikte hayal kurmuştuk.
