Vera, Preçistenka’nın köşesindeki küçük bir pastanede Liza’nın karşısında oturuyordu. Önlerinde iki kapuçino ve henüz hiçbirinin dokunmadığı eklerlerle dolu bir tabak vardı. Konuşmaları yazdan, tatil paketlerinin fiyatlarından ve ikisinin birlikte bir yerlere gitmeyeli ne kadar uzun zaman olduğundan açılmıştı.
Vera’nın telefonu çaldı. Ekrana baktı ve özür diler gibi parmağını kaldırdı.
— Evet, Roman. Dinliyorum.
— Veracığım, şöyle bir durum var. Cuma gününe kadar bana on beş bin lazım. Gelecek hafta geri veririm, söz.
— Tamam. Bu akşam gönderirim.
— Sen bir tanesin, kardeşim.
Vera telefonu kaldırıp konuşmaya döndü. Liza fincandaki kaşığı çeviriyordu ama hiçbir şey söylemedi. Yaklaşık yedi dakika geçti. Telefon yeniden çaldı.
— Veracığım, ben Zoya teyzen. Bana biraz yardım edebilir misin? Dişim çok ağrıyor, maaşa da daha on gün var.
— Ne kadar gerekiyor, Zoya teyze?
— Sekiz bin. Hatta belki on bin, garanti olsun diye.
— Tamam. Sana kliniğin numarasını atarım, orada iyi bir dişçi var. Parayı da gönderirim.
— Sağ ol, altın kızım. Sen kimseyi geri çevirmezsin.
Vera telefonu ekranı aşağı bakacak şekilde masaya koydu. Liza yavaşça gözlerini ona kaldırdı ve kaşığı bıraktı.
— Ver, sana bir şey söyleyebilir miyim? Ama lütfen alınma.
— Söyle.
— Yirmi dakika içinde iki farklı akraban seni aradı. İkisi de para istedi. Bu normal mi?
— Liz, olur böyle şeyler. Denk geldi sadece.
— Denk geldi. Geçen hafta sahilde yürürken de İrina aramıştı. O da para istemişti. Ondan önce de Galina Petrovna. O da para istemişti. Sen ailenin en küçüğüsün, Vera. Ama herkesin hesabını sen ödüyorsun.
Vera eklerden birini aldı, küçük bir parça ısırdı ve omuz silkti. Hep böyle olmuştu. Alışmıştı. Ona zor gelmiyordu. İyi kazanıyordu.
— Sen anlamıyorsun, Liz. Hepsinin durumu farklı. Roman zor bir dönemden geçiyor, İrina çocuğuyla yalnız, Zoya teyze neredeyse emekli. Ben yapabiliyorsam yardım ederim.
— Peki sana yardım eden biri var mı?
Vera sustu. Soru ikisinin arasında, taze hamur kokusu gibi asılı kaldı — yoğun ve rahatsız edici. Kapuçinosunu bitirdi ve ayağa kalktı.
— Anneme uğramam gerekiyor. Akşam gelmemi istemişti.
— Tahmin edeyim. Sebepsiz değil, değil mi?
— Liz. Yeter.
Arkadaşına sarıldı, çantasını aldı ve dışarı çıktı. Arabada müziğin sesini açtı. Liza’nın sözleri zihninin bir köşesinde dönüp duruyordu ama Vera onları uzaklaştırmayı çok iyi bilirdi. Alışkanlık güçlü bir şeydi.
Galina Petrovna kapıyı açtı, daha selam vermeye bile fırsat bulamadan konuştu.
— Sonunda geldin. Seni üç kez aradım. Gir, ayakkabılarını çıkar. Konuşmamız lazım.
— İyi akşamlar, anne.
— Evet evet, iyi akşamlar. Otur. Dinle. Kostya dayın kötü bir olaya karışmış. Paraya ihtiyacı var. Acil. Otuz bin.
— Ne olmuş?
— Ne olduğunun ne önemi var? O benim kardeşim. Zor durumda. Yardım edebiliyorsan yardım et. Yoksa öz dayın artık umurunda değil mi?
Vera antredeki sandalyenin kenarına oturdu. Ceketini bile çıkarmamıştı. Annesi başında, kollarını kavuşturmuş, cevabını bekliyordu. Sanki büyük bir banknottan para üstü bekler gibi — sabırsız ve emin.
— Tamam. Yarın sabah gönderirim.
— Neden şimdi değil?
— Çünkü yorgunum. Yarın.
— Peki. Yarınsa yarın. Sakın unutma. Kostya’nın sinirli olduğunu biliyorsun.
Vera başını salladı, kalktı ve çıktı. Merdiven sahanlığında durup telefonuna baktı. Bir günde dört transfer. On beş, on, otuz — sabah da İrina’ya “acil küçük bir ihtiyaç” için yedi bin. Altmış iki bin. Tek bir salı günü.
Arabaya indi ve motoru çalıştırdı. Liza’nın cümlesi bir kıymık gibi yeniden belirdi: “Peki sana yardım eden biri var mı?”
Dmitriy onu kapıda bir kadeh şarap ve eskiden Vera’nın içini ısıtan bir gülümsemeyle karşıladı. Masada restoran kapları, mumlar, yelpaze gibi katlanmış peçeteler vardı. Çantasını aldı ve onu masaya götürdü.

— Sürpriz, Veracığım. Bunu hak ettin.
— Dima, çok güzel. Teşekkür ederim.
Oturdular. Vera makarnadan tattı, şaraptan bir yudum aldı. Dmitriy ona şefkatle bakıyordu — tam ikinci kadehe kadar.
— Veracığım, şöyle küçük bir mesele var. Bugün harcamayı biraz kaçırdım. Bu akşam yemeği, benzin, otopark derken kartta sıfır kaldı. Bana yirmi bin gönderir misin?
— Yirmi?
— Aslında yirmi beş daha iyi olur. Ne olur ne olmaz.
Vera sessizce telefonunu çıkardı ve parayı gönderdi. Dmitriy tam bir buçuk saniye süren minnettar bir baş hareketi yaptı ve yemeğine döndü. Yeni lastiklerden, oto yıkamadaki indirimden, tekne alan bir tanıdığından bahsedip durdu.
Vera dinledi ve hesapladı. Sabah İrina. Öğlen Roman ve Zoya teyze. Akşam annesi üzerinden Kostya dayı. Şimdi de kocası. Günün toplamı neredeyse doksan bin. Onun parası. Onun emeği. Onun görüşmeleri, telefonları, belgelerle geçen uykusuz geceleri.
Tatlı ortasında telefon çaldı. Roman.
— Veracığım, bugün zaten istediğimi biliyorum. Ama bana yüz bin gerekiyor. Ciddiyim. Şaka yapmıyorum.
— Yüz bin mi, Roman? Bugün on beş bin istememiş miydin?
— Bu başka. İş için.
— Ne işi?
— Ver, sorguya çekme beni. Yabancı değilim ya. Yüz bin gönder, altı ay susarım. Gerçekten.
— Tamam. Yarın.
Telefonu kapattı. Dmitriy tiramisudan başını bile kaldırmadı. On dakika sonra İrina’dan mesaj geldi: “Veracığım, bir bluz gördüm, rüya gibi. 8 900. Gönderir misin? Öptüm!”
Vera gönderdi. Cevap anında geldi: “Sen en iyisisin!” Üç kelime ve kalpli bir emoji. Ne bir arama, ne “nasılsın?”, ne de “senin bir şeye ihtiyacın var mı?”
Akşam yemeğinden sonra bulaşıkları topladı. Dmitriy telefonuyla kanepeye uzandı. Vera lavabonun başında duruyordu; su ellerinden akıyordu — ılık, işe yaramaz, sonsuz. Tıpkı onun cömertliği gibi.
Liza’nın sözleri artık zihninin kenarında dönmüyordu. Şimdi gözlerinin tam önünde duruyordu; Sadovoye Koltso’daki dev reklam panosu kadar büyük: “Sen en küçüksün. Ama herkesin hesabını sen ödüyorsun.”
İki gün sonra Dmitriy onu restorana davet etti. Pahalı bir yerdi — beyaz masa örtüleri, dimdik duran garsonlar, köşede canlı müzik. Vera altı ay önce aldığı ama bir kez bile giymediği elbiseyi giydi. Bu akşamın farklı olacağına inanmak istiyordu.
İlk yirmi dakika neredeyse kusursuzdu. Dmitriy elini tutuyor, gözlerinin içine bakıyor, komik bir şeyler anlatıyordu. Sonra ana yemek geldi.
— Ver, ben biraz hesap yaptım. Araba için sıradaki ödemeyi yapmak gerekiyor. Kırk yedi bin.
— Bana hediye ettiğin araba için mi?
— Yani resmî olarak hediye ettim. Ama kredi var sonuçta. Anlıyorsun.
— Anlıyorum. Bana “hediye ettiğin” arabanın taksitlerini ben ödüyorum. Her ay. İlk günden beri.
— Ver, başlama lütfen. Ben de uğraştım. Seçtim, galerileri gezdim, pazarlık yaptım.
— Pazarlığı sen yaptın. Parayı ben ödedim.
Dmitriy sandalyeye yaslandı ve iç çekti. Bu onun meşhur iç çekişiydi — yine başladı, yine akşamı mahvediyor der gibi. Vera çatalını bıraktı, dudaklarını peçeteyle dikkatlice sildi ve ayağa kalktı.
— Nereye gidiyorsun? — Dmitriy ona bakakaldı.
— Eve.
— Vera! Hesap ne olacak?! Bari hesabı öde!
Vera arkasını döndü. Ona uzun uzun, dikkatle baktı. Sonra yürüyüp gitti. Topukları mermer zeminde tıklıyordu ve her adım, bitirmeye çok uzun süre cesaret edemediği bir cümlenin sonundaki nokta gibiydi.
Eve geldiğinde mutfağa oturdu. Bir defter ve kalem çıkardı. Hesaplamaya başladı — bir ay, iki ay, altı ay. Rakamlar öyle bir sayıya dönüşüyordu ki dişleri kamaşıyordu. Kocası hariç beş yetişkin insanı geçindiriyordu.
Telefon masadaydı. Vera Roman’ı aradı.
— Roma, seni uyarmak için arıyorum. İşim çöktü. Büyük müşteri gitti, sözleşme iptal oldu. Para yok.
— Ne?! Nasıl yok? Peki benim yüz binim?
— Roma, ne söylediğimi duydun mu? Para yok. Bende. Para. Yok.
— Vay be… Tamam, bir çaresine bakarız.
Vedalaşmadan telefonu kapattı. Vera ablasını aradı.
— İra, maddi sıkıntılarım var. Ciddi. Artık yardım edemeyeceğim.
— Aaa. Şey, Ver… Tamam. Dayan o zaman.
Konuşma on bir saniye sürdü. Vera kontrol etti — özellikle süre tuttu. On bir saniye. Ablası telefonu kapattı; ne “ne oldu?” dedi, ne de “nasıl yardım edebilirim?”
Annesi aradı.
— Vera, Roman senden bahsetti. Bazı sıkıntıların varmış. Doğru mu?
— Doğru. İşler durdu. Şu an ben de parasızım.
— Peki Kostya ne yapacak? İkinci kısmı bekliyor. Söz vermiştin.
— Ben hiçbir şeye söz vermedim. “Gönderirim” dedim. Gönderdim. İkinci kısmı gönderemem.
— Vera, onun sana güvendiğini anlıyor musun?
— O yetişkin bir adam, anne. Kendine güvensin.
Hattın diğer ucunda sessizlik oldu. Sonra Galina Petrovna kısa bir cümle söyledi:
— Bunu senden beklemezdim.
Ve telefonu kapattı. Vera Zoya teyzesini aradı.
— Zoya teyze, haber vermek istiyorum: artık para olmayacak. Krizdeyim.
— Ne kriziymiş bu? Sen hep iyi kazanırdın.
— Durumu olduğu gibi söylüyorum. Artık yapamam.
— Anladım. Dürüstlüğün için sağ ol. Gerçi, en azından başka bir ton seçebilirdin.
Zoya teyze telefonu kapattı. Rita teyze hiç aramadı — belli ki ona zaten haber vermişlerdi. Vera telefonu bıraktı ve mutfakta oturdu. Dışarıda arabalar uğulduyordu. Saat dokuz civarıydı. Evde alışılmadık bir sessizlik vardı — yoğun ve sıcak, yeni bir battaniye gibi.
Bir gün geçti. Sonra ikinci. Sonra üçüncü. Kimse aramadı. Ne Roman, ne İrina, ne Kostya dayı. Ne Zoya teyze, ne Rita teyze. Vera birkaç kez kontrol etti — belki kaçırmış olabilir miydi? Hayır. Sadece kimse onun numarasını çevirmemişti.
İşte o zaman anladı: Onu sadece para için arıyorlardı. Para yoksa onlara Vera da yoktu. Ne kız kardeş olarak, ne evlat olarak, ne yeğen olarak. Vera defteri kapattı. Kalemi düzgünce yanına koydu. Ve kendi kendine şaşırarak gülümsedi.
Kayınvalidesi haber vermeden geldi — cumartesi sabahı saat sekizde kapı zilini çaldı. Vera kapıyı sabahlıkla, elinde kahve fincanıyla açtı.
— Vera, merhaba. Bir dakikalığına geldim. Babanla mutfak tadilatına başladık. Yüz yirmi bin gerekiyor. Dima senin yardım edeceğini söyledi.
— Dima mı söyledi? İlginç. Peki Dima’nın kendisi nerede?
— Bizde. Dün akşam uğradı.
— Ve eve dönmedi.
Kayınvalidesi omuz silkti — ne var yani, adam annesinde babasında kalmış der gibi. Vera kahvesinden bir yudum aldı ve fincanı kapının yanındaki rafa koydu.
— Nina Vasilyevna, para olmayacak. Ne yüz yirmi, ne on iki, ne de tek bir bin. İşim durdu, ben de zar zor geçiniyorum.
— Nasıl olmayacak? Dima demişti ki…
— Dima çok şey söyler. Ama burada kazanan benim. Karar veren de benim.
Nina Vasilyevna dudaklarını sıktı, arkasını döndü ve gitti. Ayakkabılarının topukları merdivende net, kırgın ve ritmik bir şekilde vuruyordu. Vera kapıyı kapattı.
Dmitriy telefonlara cevap vermeyi bıraktı. İki gün, üç gün, dört gün. Vera beşinciyi beklemedi. Arabaya bindi — o “hediye edilen” arabaya — ve Nina Vasilyevna’nın evine gitti.
Kapıyı kayınvalidesi açtı. Yüzü taş gibi, sesi buz gibiydi.
— Ne istiyorsun?
— Kocamla konuşmam gerekiyor.
— Evde yok.
Vera aşağı baktı. Antrede, duvarın yanında düzgünce dizilmiş Dmitriy’nin botları duruyordu — her gün giydiği, burunları aşınmış o kahverengi botlar.
— Nina Vasilyevna, botları antrede. O evde.
— Ben yok dedim.
Vera sessizce içeri girdi. Kayınvalidesi koridoru kapatmaya çalıştı ama Vera onun yanından geçti. Salon boştu. Mutfak boştu. Yatak odasının kapısı kapalıydı.
— Dmitriy. Çık. Burada olduğunu biliyorum. Saklanma, çık; dövmeyeceğim.
Sessizlik. Sonra bir hışırtı. Ardından kapının arkasından alçak bir ses:
— Ver, şimdi yapmayalım.
— Hayır, Dmitriy. Şimdi. Tam da şimdi.
Dışarı çıktı — dağınık, ev pantolonu ve eski tişörtle. Gözleri kaçıyor, ellerini ceplerine saklıyordu. Sanki utanç verici bir şey yaparken yakalanmış gibiydi. Aslında öyleydi de.
— Kendi karından, anne babanın evinde saklanıyorsun. Dört gündür. Tek bir arama yok. Tek bir mesaj yok. Çünkü annene para vermeyi reddettim.
— Ver, anlamıyorsun. Gerçekten tadilata ihtiyaçları var. Mutfak dökülüyor.
— Peki bizim ailemiz dökülmüyor mu? Bizim ailemiz dağılmıyor mu, Dmitriy?
— Yeter artık, Ver. Abartma.
— Abartmıyorum. Durumu söylüyorum. Kaçtın. Saklandın. Sen bir erkek değilsin; para gerektiğinde ortaya çıkan, sorumluluk gerektiğinde kaybolan bir gölgesin.
Dmitriy ona doğru bir adım attı ve parmağını yüzünün hemen önünde havaya kaldırdı.
— Sen kendini fazla kaptırdın, Vera. İyice haddini aştın. Ben olmasam sen kimsin? Seni ben adam içine çıkardım! Sana araba hediye ettim!
Vera onun elini yakaladı ve yana itti. Sonra kısa, net, savurmadan — avucuyla yanağına vurdu. Ses kuru ve keskin çıktı. Dmitriy yüzünü tutarak geri çekildi.
— Parasını benim ödediğim arabayı, — dedi Vera sakin bir sesle. — Benim ödediğim yemekleri. Benzini, otoparkı, lastiklerini, oto yıkama indirimlerini — hepsini ben, Dmitriy. Hepsini ben. Sen neredesin?
Antreye döndü. Aynanın yanındaki komodinin üstünde anahtarlar vardı — “hediye edilen” arabanın anahtarları. Vera onları aldı ve Dmitriy’ye döndü.
— Boşanıyoruz.
— Ne?!
— Duydun. Boşanma. Pazartesi evrakları vereceğim.
Kayınvalidesi duvarın yanında, elini göğsüne bastırmış duruyordu. Önce oğluna, sonra Vera’ya, sonra yine oğluna baktı.
— Aptal, — dedi kısık sesle. — Ne aptalsın sen, Dima.
— Anne!
— Sus. Aptalsın işte. Seni tek başına o besledi, giydirdi, taşıdı. Sense çocuk gibi annenin evine saklandın.
Vera daireden çıktı. Arabaya indi. Direksiyona oturdu. Liza’yı aradı.
— Liz, senden bir ricam var. Onun eşyalarını kapının önüne taşımama yardım et. Bugün.
— Geliyorum.
İki saat sonra dairenin kapısının önünde bir spor çanta ve bir yığın poşet duruyordu. Dmitriy akşama doğru geldi — kıpkırmızı, ter içinde, delirmiş gibi. Zili çaldı, kapıya vurdu, anahtar deliğine bağırdı. Vera kapıyı sadece yüzünü görebileceği kadar açtı.
— Vera, aklını mı kaçırdın! Beni eve al!
— Bu benim evim, Dmitriy. Benim üzerime kayıtlı. Benim tarafımdan ödenmiş. Sen artık burada yaşamıyorsun.
Kapıyı kapattı. Kilidi çevirdi. O ne kadar çalarsa çalsın bir daha kapıya yaklaşmadı.
Bir ay geçti. Sessiz, düzenli, şaşırtıcı bir ay. Vera sabah kalkıyor, kahvesini içiyor, toplantılara gidiyor, anlaşmalar yapıyor, eve dönüyordu — ve kimse para istemek için aramıyordu. Telefon susuyordu. Bu sessizlik, hayatında aldığı en güzel hediyeydi.
Bir akşam yatak odasındaki rafta duran eski kutuyu açtı. İçinde para vardı — Roman’a vermediği, İrina’ya göndermediği, Kostya dayıya aktarmadığı, Zoya teyzeye uzatmadığı, Dmitriy’ye yollamadığı para. Bir ay boyunca cüzdanına yabancı eller girmeyince öyle bir miktar birikmişti ki Vera’nın nefesi kesildi.
İki kez saydı. Sonra üçüncü kez. Sonra güldü.
Yarım saat sonra elinde para destesiyle Liza’nın kapısında duruyordu.
— Ver, ne oldu? Bir şey mi oldu?
— Hiçbir şey olmadı. Bir sorum var. Sen hep Avrupa şatolarını görmek istemiyor muydun?
— İstiyordum. On yıldır istiyorum. Bavyera, Loire, Sintra…
— İşte. — Vera desteyi ona uzattı. — Bu ikimiz için. Uçuyoruz.
— Ver, bunu alamam. Bu senin paran.
— Liz. Senden bir kez bile tek kuruş istemeyen tek insan sensin. Bana gerçeği söyleyen tek kişi de sensin. Bu para sadaka değil. Teşekkür.
Liza desteyi iki eliyle tutmuş, gözlerini kırpıştırıyordu. Sonra yutkundu ve dedi ki:
— O zaman birlikte gidiyoruz. İkimiz. Ve kimseye söylemiyoruz.
— Mükemmel.
Beş dakika sonra dizüstü bilgisayarın karşısında oturmuş son dakika turlarına bakıyorlardı. Liza fareye tıklıyor, Vera parmağıyla ekranı gösteriyordu. Loire şatoları, on gün, uçuş dahil, üzüm bağlarına bakan küçük bir otelde kahvaltılar.
— Bu. Bunu alıyoruz.
— Rezervasyon yapıyorum.
Vera sandalyeye yaslandı ve gözlerini kapattı. Daha önce tanımadığı bir şey hissetti — hafiflik. Her para transferinden sonra vicdanı sustuğu için gelen o zoraki hafiflik değil. Gerçek hafiflik. Yürümeyi gayet iyi bilen insanları sırtında taşımayı bırakan birinin hafifliği.
Bu sırada onların her birinin hayatında sorunlar başladı. Küçük, orta, can sıkıcı sorunlar — ama hepsinde.
Roman’ın çamaşır makinesi bozuldu ve tamir parası bulmak için bütün aileyi aradı. Kimse vermedi. İrina kızının kurs ücretini ödeyemedi ve Vera’yı suçladı — o yurt dışına uçmuştu, aile ise başının çaresine bakmak zorundaydı. Kostya dayı Galina Petrovna’yı arayıp “kızını aklını başına getirmesini” istedi, çünkü yazlık arsa için ödeme yapacak parası yoktu.
Galina Petrovna aynı akşam Vera’yı aradı. Vera cevap verdi — Paris’ten, aktarma sırasında.
— Vera. Sen yurt dışında mısın? Sen tatile uçuyorsun, annenin ilaç alacak bir kuruşu yok!
— Geçen hafta sana bir aylık ilaçlarını kurye ile gönderdim. Aldın.
— O başka! Bana para lazım! Nakit para!
— Nakit para kazanılır. Ben bunun için on beş yıl harcadım. Senin dört yetişkin çocuğun ve iki kardeşin var. Onlardan iste.
— Onlar yapamaz! Onlar da zar zor geçiniyor!
— İşte tam da bu. Onlar “zar zor” geçiniyor. Ben herkesin hesabını ödediğim sürece herkes “zar zor” geçiniyordu. Belki artık “zar zor”u bırakıp en azından “normal” olmaya başlamanın zamanı gelmiştir?
Annesi telefonda ağlamaya başladı. Vera sakin ve sabırlı bir şekilde dinledi. Sonra dedi ki:
— Seni seviyorum, anne. Ama artık ATM olmak istemiyorum. Döndüğümde ararım.
Telefonu kapattı. Liza yanında, havaalanı otomatından aldığı iki karton kahveyle oturuyordu.
— Annen mi?
— Evet.
— Zor mu?
— Hayır. Şaşırtıcı ama hayır.
Liza ona kahveyi uzattı.
— Loire şatolarına mı?
— Loire şatolarına.
Altı saat sonra nehir vadisindeki küçük otelin penceresinde duruyorlardı. Önlerinde, sabah güneşiyle aydınlanan, sisin içinden kuleleri ve sivri çatılarıyla beyaz taş bir şato yükseliyordu. Liza hayranlıktan susmuştu. Vera da susmuştu — rahatlamadan.
Telefon ise susuyordu — çünkü onu kapatmıştı.
Tam o sırada Dmitriy, Nina Vasilyevna’nın evinde oturmuş maaşa kadar kalan bozuk paraları sayıyordu. Mutfak tadilatını hâlâ yapmamışlardı. Roman komşulardan borç alıyordu. İrina, Vera’nın bir zamanlar parasını ödediği o 8 900’lük bluzu ikinci el pazarda üç bine satmıştı. Zoya teyze herkese küsüp kimseyi aramamaya başlamıştı. Rita teyze aile sohbetine “genç neslin nankörlüğü” hakkında uzun bir mesaj yazmış — ve sıfır cevap almıştı.
Ve onların her biri, istisnasız her biri — Galina Petrovna dahil — her şeyin suçlusunun Vera olduğunu düşünüyordu. Kendileri değil. Başkasının hesabına yaşama alışkanlıkları değil. Yıllarca kendi sorunlarını çözmek istememeleri değil. Suçlu Vera’ydı — çünkü artık vermiyordu. Çünkü para kazanmayı biliyordu.
Vera ise ortaçağ şatosunun duvarının yanındaki taş bankta oturuyor, Fransız kahvesi içiyor ve sisin vadiden yavaşça çekilişini izliyordu. Yanında Liza kuleyi fotoğraflıyordu.
— Ver, biliyor musun?
— Ne?
— Bana hayatımda ilk kez seyahat hediye eden kişi sensin. Ve tanıdıklarım içinde bunu en çok hak eden kişi de yine sensin.
Vera gülümsedi. Akrabalarına her transferden sonra verdiği o kibar gülümseme değildi bu. Gerçekti. Özgürdü.
— Biliyor musun, Liz, bir şeyi anladım. Sevmek, ödeme yapmak demek değil. Ödeme yapmak da sevilmek demek değil. Ben on beş yıl boyunca bu ikisini karıştırmışım.
— Peki şimdi?
— Şimdi karıştırmıyorum.
Kahvesini bitirdi, ayağa kalktı, yüzünü sabah rüzgârına çevirdi ve taş patikadan şatonun kapısına doğru yürüdü. Liza yanında yürüyordu. Vera’nın telefonu otelin kasasında duruyordu — kapalı, işe yaramaz ve gereksiz.
Ve bu doğruydu.
