Verandadaki çay soğumaya fırsat bulamıyordu — Olga herkese ikinci, üçüncü fincanı dolduruyordu. Haziran akşamı sıcacık ve hafifti. Galina İvanovna masanın kenarında, korkuluklara yakın oturuyor, neredeyse hiç konuşmuyordu. Zaten oğlunun yanına geldiğinde genellikle sessiz olurdu.
— Anne, neden susuyorsun? — diye sordu Andrey, reçel kâsesini ona doğru iterek. — Bir şey anlatmak istiyordun ya.
— Yok, önemli bir şey değil, — Galina İvanovna hafifçe gülümsedi ve bakışlarını bahçe kapısına doğru çevirdi. — Sadece aklımdan geçenleri söyledim.
— Ne düşündünüz? — Olga yanağını avucuna dayadı, yumuşak bir ilgiyle ona baktı.
— Biliyor musunuz, hayatım boyunca küçücük bir toprak parçası hayal ettim, — dedi Galina İvanovna alçak sesle, sanki utanılacak bir sırrını açıyormuş gibi. — Birkaç sıra sebze olsun, ellerim toprağa değsin ve oradan bir şeyler büyüsün. Bu yaşta saçma geliyor belki.
— Hiç de saçma değil, — Andrey masanın üzerinden ona doğru uzandı. — Peki neden daha önce yapmadın?
— Kısmet olmadı. Hep erteledim. Önce seni büyüttüm, sonra yalnız kaldım, sonra da artık geç kaldım sandım. Hayat geçti gitti, ama kendi yetiştirdiğim tek bir salatalığım bile olmadı.
Olga birden fincanını masaya bıraktı ve dikleşti. Gözlerinde Andrey’in iyi tanıdığı o parıltı belirdi — kararlı bir cömertliğin ışığı.
— Galina İvanovna, bizde toprak bol! — dedi, eliyle arsayı göstererek. — Bakın, ne kadar boş yer var. Gelin, kazın, ekin, ne istiyorsanız yapın. Ciddiyim!
— Yok, yok, olur mu öyle şey, — Galina İvanovna başını iki yana salladı. — Burası sizin yeriniz, sizi rahatsız etmek istemem.
— Ne rahatsızlığı? — Olga güldü bile. — Ben sizi davet ediyorum. Andrey, sen de söyle!
— Anne, gerçekten, — diye başını salladı Andrey. — Gel, yap. Biz seviniriz.
Galina İvanovna birkaç saniye sustu. Sonra oğluna, ardından gelinine baktı. Gözlerinde kırılgan, neredeyse çocukça bir ifade vardı.
— Gerçekten istemez misiniz?
— Anne, yarın sana güzel bir yer seçeriz, — Andrey gülümsedi. — Bu konuşulacak şey mi?
Kayınvalide başını eğdi ve neredeyse fısıltıyla söyledi:
— Teşekkür ederim. Uzun zamandır hiçbir şeyi böyle istememiştim.
Ertesi gün Olga, Galina İvanovna’yı arsanın kenarından yürüttü. Bakımlı çiçek tarhlarının, gül çalılarının, özenle yapılmış küçük kaya bahçesinin yanından geçtiler ve en uzak köşede, eğilmiş eski kulübenin yanında durdular.

— İşte burası, — Olga, dulavratotu ve ısırgan otlarıyla kaplı bir toprak parçasını gösterdi. — Burada canınız ne isterse yapabilirsiniz. Tam özgürlük.
Kayınvalide araziye baktı. Toprak sertti, taşlıydı, yıllardır el değmemiş olduğu belliydi. Yine de başını salladı.
— Teşekkür ederim, Olga’cığım. Bana fazlası gerekmez.
Olga kulübeden sapı gevşemiş eski bir kürek ve iki dişi eksik paslı bir tırmık getirdi.
— İşte aletler. Bunları kullanabilirsiniz.
— Peki yenileri? Kapının yanında durduğunu görmüştüm, — kayınvalide bunu sitemsiz, sadece merakla sordu.
— Onlar benim. Elim onlara alıştı, — Olga gülümsedi. — Bunlar da iş görür, merak etmeyin.
O sırada Andrey arsanın öbür ucundaydı — çiti tamir ediyordu. Bu konuşmayı duymadı. Karısının annesine paslı tırmığı nasıl uzattığını görmedi. Galina İvanovna’nın onları tek bir kırgınlık sözü söylemeden nasıl sessizce aldığını da görmedi.
İlk günler sessiz geçti. Kayınvalide sabah erkenden geliyor, öğlene kadar kendi köşesini kazıyor, akşamları da herkes verandada çay içiyordu. Toprağı yabani otlardan temizledi. Kompost getirdi, toprağı karıştırdı. Yatakları belirledi — düzgün, muntazam, gerilmiş ip boyunca.
— Anne, sen orada koca bir çiftlik kuruyorsun galiba, — diye şaka yaptı Andrey, yanına uğradığında.
— Üç sıra, — kadın gülümsedi, elinin tersiyle alnını sildi. — Şalgam, havuç, kabak. Bir de biraz patates, sadece tek bir sıra.
— Harika olacak.
— Bakalım. Toprak ağır. Ama denerim.
O gerçekten denedi. Sabahları suladı. Her sulamadan sonra toprağı kabarttı. Fideleri eski kumaş şeritleriyle bağladı. Onun sebze yatakları, arsanın geri kalanından bile daha düzenli görünüyordu.
Olga başlangıçta aldırış etmedi. Kendi çiçekleriyle meşguldü — şakayıklar, zambaklar, süs otları. Ona göre bahçecilik bir sanattı, köylü işi değil. Birkaç havuç için toprağı eşelemeyi köy kadınlarına yakıştırırdı.
Ama bir gün Olga kayınvalidesinin yataklarının yanından geçti ve durdu.
— Andrey, — dedi o akşam kocasına. — Onun ne kadar su harcadığını gördün mü?
— Kim?
— Annen. Fideleri resmen boğuyor. Böyle sulama yapılmaz.
— Olga, o ne yaptığını biliyor. Baksana, her şey nasıl büyüyor.
— Benim gübrelerimi almış. Sabah kontrol ettim, çuvalın yarısı bitmiş.
— Sen kendin “ne istiyorsa yapsın” demedin mi? — Andrey karısına şaşkınlıkla baktı. — Şimdi neye itiraz ediyorsun?
— Orada plantasyon kuracağını düşünmemiştim, — Olga kaşlarını çattı. — Bir de yeşil sulama kabını almış. En sevdiğimi.
— Olga, o kabın fiyatı üç yüz ruble.
— Mesele para değil. Mesele tavır.
