Verandadaki çay soğumaya fırsat bulamıyordu — Olga herkese ikinci, üçüncü fincanı dolduruyordu. Haziran akşamı sıcacık ve hafifti. Galina İvanovna masanın kenarında, korkuluklara yakın oturuyor, neredeyse hiç konuşmuyordu. Zaten oğlunun yanına geldiğinde genellikle sessiz olurdu.
— Anne, neden susuyorsun? — diye sordu Andrey, reçel kâsesini ona doğru iterek. — Bir şey anlatmak istiyordun ya.
— Yok, önemli bir şey değil, — Galina İvanovna hafifçe gülümsedi ve bakışlarını bahçe kapısına doğru çevirdi. — Sadece aklımdan geçenleri söyledim.
— Ne düşündünüz? — Olga yanağını avucuna dayadı, yumuşak bir ilgiyle ona baktı.
— Biliyor musunuz, hayatım boyunca küçücük bir toprak parçası hayal ettim, — dedi Galina İvanovna alçak sesle, sanki utanılacak bir sırrını açıyormuş gibi. — Birkaç sıra sebze olsun, ellerim toprağa değsin ve oradan bir şeyler büyüsün. Bu yaşta saçma geliyor belki.
— Hiç de saçma değil, — Andrey masanın üzerinden ona doğru uzandı. — Peki neden daha önce yapmadın?
— Kısmet olmadı. Hep erteledim. Önce seni büyüttüm, sonra yalnız kaldım, sonra da artık geç kaldım sandım. Hayat geçti gitti, ama kendi yetiştirdiğim tek bir salatalığım bile olmadı.
Olga birden fincanını masaya bıraktı ve dikleşti. Gözlerinde Andrey’in iyi tanıdığı o parıltı belirdi — kararlı bir cömertliğin ışığı.
— Galina İvanovna, bizde toprak bol! — dedi, eliyle arsayı göstererek. — Bakın, ne kadar boş yer var. Gelin, kazın, ekin, ne istiyorsanız yapın. Ciddiyim!
— Yok, yok, olur mu öyle şey, — Galina İvanovna başını iki yana salladı. — Burası sizin yeriniz, sizi rahatsız etmek istemem.
— Ne rahatsızlığı? — Olga güldü bile. — Ben sizi davet ediyorum. Andrey, sen de söyle!
— Anne, gerçekten, — diye başını salladı Andrey. — Gel, yap. Biz seviniriz.
Galina İvanovna birkaç saniye sustu. Sonra oğluna, ardından gelinine baktı. Gözlerinde kırılgan, neredeyse çocukça bir ifade vardı.
— Gerçekten istemez misiniz?
— Anne, yarın sana güzel bir yer seçeriz, — Andrey gülümsedi. — Bu konuşulacak şey mi?
Kayınvalide başını eğdi ve neredeyse fısıltıyla söyledi:
— Teşekkür ederim. Uzun zamandır hiçbir şeyi böyle istememiştim.
Ertesi gün Olga, Galina İvanovna’yı arsanın kenarından yürüttü. Bakımlı çiçek tarhlarının, gül çalılarının, özenle yapılmış küçük kaya bahçesinin yanından geçtiler ve en uzak köşede, eğilmiş eski kulübenin yanında durdular.

— İşte burası, — Olga, dulavratotu ve ısırgan otlarıyla kaplı bir toprak parçasını gösterdi. — Burada canınız ne isterse yapabilirsiniz. Tam özgürlük.
Kayınvalide araziye baktı. Toprak sertti, taşlıydı, yıllardır el değmemiş olduğu belliydi. Yine de başını salladı.
— Teşekkür ederim, Olga’cığım. Bana fazlası gerekmez.
Olga kulübeden sapı gevşemiş eski bir kürek ve iki dişi eksik paslı bir tırmık getirdi.
— İşte aletler. Bunları kullanabilirsiniz.
— Peki yenileri? Kapının yanında durduğunu görmüştüm, — kayınvalide bunu sitemsiz, sadece merakla sordu.
— Onlar benim. Elim onlara alıştı, — Olga gülümsedi. — Bunlar da iş görür, merak etmeyin.
O sırada Andrey arsanın öbür ucundaydı — çiti tamir ediyordu. Bu konuşmayı duymadı. Karısının annesine paslı tırmığı nasıl uzattığını görmedi. Galina İvanovna’nın onları tek bir kırgınlık sözü söylemeden nasıl sessizce aldığını da görmedi.
İlk günler sessiz geçti. Kayınvalide sabah erkenden geliyor, öğlene kadar kendi köşesini kazıyor, akşamları da herkes verandada çay içiyordu. Toprağı yabani otlardan temizledi. Kompost getirdi, toprağı karıştırdı. Yatakları belirledi — düzgün, muntazam, gerilmiş ip boyunca.
— Anne, sen orada koca bir çiftlik kuruyorsun galiba, — diye şaka yaptı Andrey, yanına uğradığında.
— Üç sıra, — kadın gülümsedi, elinin tersiyle alnını sildi. — Şalgam, havuç, kabak. Bir de biraz patates, sadece tek bir sıra.
— Harika olacak.
— Bakalım. Toprak ağır. Ama denerim.
O gerçekten denedi. Sabahları suladı. Her sulamadan sonra toprağı kabarttı. Fideleri eski kumaş şeritleriyle bağladı. Onun sebze yatakları, arsanın geri kalanından bile daha düzenli görünüyordu.
Olga başlangıçta aldırış etmedi. Kendi çiçekleriyle meşguldü — şakayıklar, zambaklar, süs otları. Ona göre bahçecilik bir sanattı, köylü işi değil. Birkaç havuç için toprağı eşelemeyi köy kadınlarına yakıştırırdı.
Ama bir gün Olga kayınvalidesinin yataklarının yanından geçti ve durdu.
— Andrey, — dedi o akşam kocasına. — Onun ne kadar su harcadığını gördün mü?
— Kim?
— Annen. Fideleri resmen boğuyor. Böyle sulama yapılmaz.
— Olga, o ne yaptığını biliyor. Baksana, her şey nasıl büyüyor.
— Benim gübrelerimi almış. Sabah kontrol ettim, çuvalın yarısı bitmiş.
— Sen kendin “ne istiyorsa yapsın” demedin mi? — Andrey karısına şaşkınlıkla baktı. — Şimdi neye itiraz ediyorsun?
— Orada plantasyon kuracağını düşünmemiştim, — Olga kaşlarını çattı. — Bir de yeşil sulama kabını almış. En sevdiğimi.
— Olga, o kabın fiyatı üç yüz ruble.
— Mesele para değil. Mesele tavır.
Andrey sustu. Bunun geçeceğini sandı. Birkaç güne dağılıp kaybolacak küçük bir sinir sandı. Yanıldı.
Ertesi hafta Olga, kayınvalidesinin yanına gitti. Galina İvanovna patates sırasının dibini dolduruyordu.
— Galina İvanovna, kompostu ortak yığından mı alıyorsunuz?
— Evet, Olga’cığım. Sen her şeyi kullan demiştin.
— Ben makul ölçüde demek istemiştim. Siz neredeyse yarısını bitirmişsiniz.
Kayınvalide doğruldu ve gelinine baktı. Bakışında kırgınlık yoktu — yalnızca dikkat vardı.
— Tamam. Kendi kompostumu getiririm.
— Bir de, — Olga durmadı. — Çok erken suluyorsunuz. Hortumun sesi sabah altıda beni uyandırıyor.
— Bitkiler sıcak basmadan sulanmalı.
— O zaman suyu kovalarla taşıyın. Sessizce.
Galina İvanovna bir an sustu. Sonra başını salladı.
— Anlaştık.
Andrey bu konuşmayı ancak akşam öğrendi. Üstelik karısının anlattığı şekliyle.
— Ona biraz daha dikkatli davranmasını söyledim. Normal karşıladı.
— Olga, neden? Neden anneme takılıyorsun?
— Takılmıyorum. Kendi arsamda düzeni koruyorum.
— Bizim arsamızda.
— Çok net konuşacaksak, benim de arsam. Buraya o hayatı boyunca koyamayacağı kadar emek koydum.
Andrey göğsünde karanlık bir şeyin yükseldiğini hissetti. Derin bir nefes aldı.
— O benim annem.
— Biliyorum. Ve ona her zaman iyi davrandım. Ama sınır sınırdır.
İki hafta sonra Galina İvanovna’nın yatakları tanınmaz hâle gelmişti. Düzgün yeşil sıralar, güçlü filizler, kabakların ilk meyveleri. Havuçlar gür ve birlikte yükselmişti. Patates yaprakları koyu yeşil, sağlam duruyordu. Olga’nın inancına göre yalnızca ısırgan otunun büyüyebileceği o toprak parçasında.
Olga kendi çiçeklerinin yanında durup buna baktı. Şakayıkları güzeldi. Ama karın doyurmuyordu. Ürün vermiyordu. Onlar sadece süstü — hepsi bu.
— Andrey, — dedi eve girip eldivenlerini masaya bırakarak. — Bu işten bıktım artık.
— Hangi işten?
— Annen bizim arsamızda sebze bahçesi kurdu. Orası artık köy avlusuna benzedi. Komşular gelip bakıyor. Utanıyorum.
— Utanıyor musun? Neden? — Andrey karısına döndü. — Yaşlı bir kadın havuç yetiştirdi diye mi?
— Dacha’mız kolhoza döndüğü için. Ben yıllarca burayı şeker gibi yapmaya çalıştım. Şimdi ne var? Yataklar, kompost, kovalar. Benim istediğim bu değildi.
— Onu sen davet ettin. Yerini sen gösterdin. “Ne istiyorsan yap” diyen de sendin.
— Orayı küçük bir çiftliğe çevireceğini nereden bileyim!
— Üç yatak, Olga. Üç yatak ve bir sıra patates. Eski kulübenin yanında, en uzak köşede. Zaten hiçbir şeyin büyümediği yerde.
— Burası benim arsam!
— Burası benim arsam, — dedi Andrey alçak ama net bir sesle. — Bu dacha bana dedemden kaldı. Okulu bitirdiğimde verdi. Yetişkin hayata adım atışımın hediyesi olarak. Bunu biliyorsun.
— Ne olmuş? Ben buraya on yılımı verdim!
— O ise iki ayını verdi. Ve senin imkânsız dediğin şeyi yetiştirdi.
Olga sustu. Yüzü sertleşti, gözleri kısıldı. Arkasını döndü ve kapıyı çarparak çıktı.
Ertesi sabah Andrey alışılmadık bir sessizlikle uyandı. Normalde o saatte annesinin bahçedeki ayak seslerini, suyun şırıltısını, aletlerin hafif tıkırtısını duyardı. Bugün — hiçbir şey.
Verandaya çıktı ve gördü: Olga annesinin yataklarının yanında duruyordu. Yanında da Galina İvanovna vardı, dimdik durmuş, dinliyordu.
Karısının tam olarak ne dediğini duymadı, fakat el hareketini gördü — kapıya doğru sert bir savurma.
— Yeter artık, buna bakmaktan bıktım, — Olga’nın sesi verandaya kopuk kopuk ulaştı. — Yarın gidiyorsunuz.
Andrey dondu. Ayakları basamaklara yapışmış gibiydi.
Galina İvanovna yavaşça doğruldu. Ellerindeki toprağı dikkatle silkeledi — parmak parmak. Eski küreği yatağın kenarına bıraktı. Sonra arkasına bakmadan eve doğru yürüdü.
On dakika içinde çantasını topladı. Andrey’in durduğu verandaya çıktı.
— Anne…
— Gerek yok, — kadın elini kaldırdı. — Ben her şeyi anladım.
— Ben bunu çözeceğim.
— Çözmedin. Verandada durdun ve baktın. Karının beni kovmasını izledin. Benim oğlum.
Andrey ağzını açtı, sonra kapattı. Söyleyecek sözü yoktu. Ağırlığı olacak tek bir cümle bile bulamadı.
— Otobüsle giderim, — Galina İvanovna basamaklardan indi. — Beni uğurlamana gerek yok.
Ama Andrey onun arkasından gitti. Sessizce. Durağa kadar. Otobüs yedi dakika sonra geldi. Galina İvanovna basamakları çıktı, arkasına dönmedi. Kapılar kapandı.
Andrey boş durakta durdu ve uzaklaşan otobüsün ardından baktı. Otuz sekiz yaşındaydı. Kendini yetişkin, bağımsız ve güvenilir biri sanırdı. O anda ise hayatının en önemli sınavından kalmış bir çocuk gibi hissediyordu.
Üç gün boyunca Andrey, Olga ile konuşmadı. Olga hiçbir şey olmamış gibi arsanın içinde dolaştı. Çiçeklerini suladı, çalıları budadı, verandada kahve içti.
Dördüncü gün Andrey annesinin yataklarının yanına gitti. Kabaklar dolmuştu, havuç yaprakları dimdikti, patates çalıları çiçek açmıştı. Ürün toplanmaya hazırdı — biraz daha zaman, hepsi bu.
Beşinci gün yataklar bomboştu.
Andrey yeni kazılmış toprağın başında durdu ve anlamaya çalıştı. Kabaklar kesilmişti. Havuçlar sökülmüştü. Patatesler çıkarılmıştı. Tek kök bırakılmamıştı.
Verandada hasırla örtülmüş üç sepet duruyordu. Dolu dolu.
— Bu ne? — Andrey eve girdi.
Olga masada oturmuş dergi karıştırıyordu.
— Ürünü topladım.
— Annemin yataklarındaki ürünü mü topladın?
— Benim arsamdaki yataklardan. O gitti. Ürün çürüyecekti.
— Bu senin ürünün değil.
— Benim toprağımda yetişti.
— Benim toprağımda, Olga. Bunu sana söyledim. Burası dedemin dacha’sı.
— Ben de on yıl boyunca burayı bugünkü hâline getirdim. Bana dedenden bahsetme.
Andrey sepetlere baktı. Sonra karısına.
Arkasını döndü ve çıktı. Kafasında tek bir kelime dönüp duruyordu: “Neden?” Neden davet etti? Neden kovdu? Neden başkasının emeğiyle büyüyeni aldı?
İki gün sonra komşu Zinaida çitin yanına geldi. Düz sözlü, az konuşan, her şeyi gören ama yalnızca gerekli bulduğunda konuşan bir kadındı.
— Andrey, sana bir şey söyleyeceğim, kırılma, — diye başladı, çite dayanarak.
— Söyle Zinaida.
— Dün Olga’nın üç sepeti arabaya yüklediğini gördüm. Ağırdı.
— Eee?
— Akşam da dükkânın ilan panosunda bir duyuru gördüm. “Taze sebze satılır: kabak, havuç, patates, şalgam.” Numara Olga’nındı. Biliyorum, geçen yıl çelikler için beni aramıştı.
Andrey cevap vermedi. Zinaida biraz bekledi, sonra ekledi:
— Ben başkasının işine karışmam. Ama annen iki ay o yataklarda belini büktü. Her gün. Sabah altıdan itibaren. Benim çoktan çöpe atacağım o eski kürekle. Bu yapılan insanca değil.
— Teşekkür ederim, Zinaida.
— Teşekkürlük bir şey yok. Sadece düşün.
Andrey tam kırk dakika düşündü. Sonra arabaya bindi ve annesinin evine gitti.
Galina İvanovna kapıyı hemen açmadı. Sakin görünüyordu, ama Andrey gördü: pencere kenarında yalnızca bir fincan vardı. Kurutmalıkta bir tabak kuruyordu. Askıda tek havlu asılıydı. Her şey tek kişilikti. Tıpkı kendisi gibi.
— Anne, beni affet.
— İçeri gir, — kadın kenara çekildi.
Masaya oturdular. Galina İvanovna çaydanlığı koydu. Hareketleri net, alışılmıştı. Gereksiz tek bir hareket yoktu.
— Suçluyum, — dedi Andrey. — O anda sizin aranıza girmeliydim. Girmedim.
— Girmedin.
— Biliyorum.
— Andryuşa, sana kızgın değilim, — annesi karşısına oturdu. — Kırıldım. Bu başka bir şey. Kızgınlık geçer. Ama oğlumun beni kapı dışarı ederlerken susup durması… işte o kalır.
— Düzelteceğim.
— Nasıl?
— Nasıl yapacağımı biliyorum. Ama bana güvenmen gerekiyor.
Galina İvanovna ona uzun uzun baktı. Sonra çay doldurdu.
— Sana güveniyorum, oğlum. Ama sizin oraya bir daha gitmem. Yeter.
— Anlıyorum.
— En çok ne acıttı biliyor musun? Beni kovması değil. Ben o toprağa kendimden bir parça bırakmıştım. Her havucu yüzünden tanırdım. Her kabağı bağlamıştım. O şalgamı küçücük bir tohumdan büyüttüm, tek bir minicik tohumdan. İki ay. Şimdi hiçbir şey yok.
— Olga ürünü topladı.
Galina İvanovna fincanı dudaklarına götürmüşken dondu.
— Ne?
— Hepsini topladı. Son köküne kadar. Sonra ilanla sattı.
Fincan yavaşça masaya indi. Anne birkaç saniyeliğine gözlerini kapattı. Açtığında bakışlarında öfke de yoktu, kırgınlık da.
— Sattı. Benim ürünümü sattı.
— Evet.
— Öyleyse, — ellerini masanın üzerinde birleştirdi. — Geri dönmemekle doğru yapıyorum.
Andrey akşamüstü dacha’ya döndü. Olga tam o yatakların — annesinin yataklarının — yanında diz çökmüş kadife çiçekleri dikiyordu. Düzgün sıralar hâlinde, renkli etiketlerle.
Andrey buna otuz saniye baktı. Sonra yaklaştı.
— Annemin yataklarına çiçek dikiyorsun.
— Boş toprak. O gitti, — karısı başını bile kaldırmadı.
— Olga, ondan özür dileyeceksin.
— Özür mü? — kadın doğruldu, eldivenlerindeki toprağı silkeledi. — Ne için?
— Onu kovduğun için. Ürünü aldığın için. Sattığın için. Her şey için.
— Özür dilemeyeceğim. Hakkım olanı yaptım.
— O zaman boşanıyoruz.
Olga dondu. Elinde tuttuğu kadife çiçeğiyle birlikte eldiveni havada asılı kaldı.
— Ne dedin sen?
— Ya gidip ondan af dilersin. Ya da boşanırız. Üçüncü seçenek yok.
— Şaka yapıyorsun.
— Şaka yapan birine benziyor muyum?
Olga eldivenlerini çıkardı ve yana bıraktı. Ayağa kalktı. Dizlerini silkeledi.
— Andrey, bunlar sadece birkaç bahçe yatağı.
— Bunlar bahçe yatağı değil. O, oğlunun gözleri önünde küçük düşürdüğün benim annem. O, onun kendi elleriyle yetiştirdiği ve senin çalıp sattığın ürün. Mesele yatak değil.
— Ben çalmadım. Burada büyüdü.
— Onun işlediği toprakta. Onun aldığı tohumlardan. Sen hortumu yasakladığın için kovalarla taşıdığı suyla. Bu onun ürünü. Ve sen bunu biliyorsun.
Olga sessizce durdu. Sonra çenesini kaldırdı.
— Özür dilemem için bir neden görmüyorum.
— O zaman yarın bu dacha’yı annemin üzerine bağış olarak devredeceğim.
— Ne?!
— Dacha benim. Dedem verdi. İstediğim kişiye devretme hakkım var. Ben de bu toprakta en azından üç yatağı hak etmiş olan kişiye vereceğim.
— Buna cesaret edemezsin.
— Kararımı verdim.
Olga birkaç saniye ona baktı. Yüzü değişti — inançsızlıktan şaşkınlığa, şaşkınlıktan soğuk bir kararlılığa. Arkasını döndü, eve girdi. Yirmi dakika sonra iki çantayla çıktı.
— Anneme gidiyorum.
— Tamam.
— Pişman olacaksın.
— Belki. Ama şimdi değil.
Araba uzaklaştı. Andrey verandada durup motor sesinin kayboluşunu dinledi. Sonra basamaklara oturdu.
Biliyordu: daha yumuşak konuşmalıydı. Ona zaman vermeliydi. Doğru kelimeleri bulmalıydı. Ama kelimeler tükenmişti. O sabah, otobüs annesini götürdüğünde durakta bitmişlerdi.
Galina İvanovna’yı aradı.
— Anne, Olga ile konuştum. Gitti.
— Nereye?
— Kendi annesine.
— Andryuşa, neden böyle yaptın? Benim yüzümden gerek yoktu.
— Senin yüzünden değil. Neyin doğru, neyin yanlış olduğu yüzünden.
— Şimdi yalnız mısın?
— Yalnızım.
— Bana gel.
— Hayır anne. Burada kalacağım. Düşünmem gerekiyor.
Dacha’da kaldı. Arsanın içinde dolaştı, boş yataklara, toprağa dikilmiş kadife çiçeklerine baktı. Akşam verandada telefonuyla oturdu.
Bildirim saat dokuzda geldi. Devlet hizmetleri. Olga Dmitriyevna’dan evliliğin sona erdirilmesi başvurusu.
Andrey ekrana uzun süre baktı. Aramadı. Yazmadı. Konuşmayı teklif etmedi. Sadece başvuruyu verdi. Sanki ipi tek hamlede kesiyordu — pişmanlık duymadan, tutmaya çalışmadan.
Canı yanmıştı. Acı değil — gücenmişlikti bu. Annesinden özür dilemek, bir ailenin yıkılmasına değer miydi? Eski kulübenin yanındaki üç sebze yatağı, insanın her şeyini kaybetmesine değer miydi?
Sonra anladı. Annesi sadece bahaneydi. Irmak çekildiğinde dibi ortaya çıkaran taş gibiydi. Olga kayınvalidesi yüzünden gitmemişti. Olga gitmişti, çünkü ortak hayatlarında Andrey ilk kez “hayır” demişti. Ve o “hayır”ın yanında kalmanın ona imkânsız geldiği ortaya çıkmıştı.
Annesini aradı.
— Anne. Olga boşanma davası açmış.
— Tanrım, Andryuşa…
— Merak etme. Baş ederim.
— Belki onu ararsın? Belki hâlâ mümkün…
— Hayır anne. Mümkün değil. Gerek de yok. Bir insan tek bir “affet” kelimesi yerine boşanmayı seçiyorsa, demek ki o kelime onun içinde yoktur. Hiç olmamıştır.
Ertesi sabah belgeleri hazırladı. Dacha için bağış belgesi — Galina İvanovna adına. Annesine gitti, kâğıtları masaya koydu.
— Bu ne? — kadın sayfaları eline aldı.
— Dacha artık senin. Resmen.
— Andrey, yapma.
— Yapmalıyım. Dedem bana bunu yetişkin olduğumda verdi. Şimdi ben sana veriyorum. Çünkü sen kulübenin yanındaki üç yataktan fazlasını hak ettin. Bütün arsayı hak ettin.
Galina İvanovna uzun süre belgelere baktı. Sonra gözlerini kaldırdı.
— Peki sen?
— Ben gelirim. İzin verirsen. Sadece her şeyi noterde yasal şekilde tamamlamak gerekiyor, bu şimdilik taslak.
— Tamam. Gel.
Bir ay sonra Andrey, Zinaida’dan Olga’nın dacha’ya dönmeye çalıştığını öğrendi. Sabah gelmiş, kapıyı açmış — içeride Galina İvanovna yatakları suluyormuş. Yeni yatakları. Artık üç değil — altı tane. Etiketli, düzgün sıralı, bağlanmış domatesli ve güçlü fasulyeli.
— Merhaba, — demiş Olga. — Eşyalarımı almaya geldim.
— Hangi eşyaları? — diye sakince cevap vermiş kayınvalide, sulamayı bırakmadan. — Andrey hepsini geçen hafta sana gönderdi.
— O zaman… çiçekleri almak istiyorum. Çiçek tarhları benimdi.
— Burada senin çiçek tarhların yok. Burası benim arsam. İnanmıyorsan belgeleri gösterebilirim.
Zinaida’nın anlattığına göre Olga kapının yanında beş dakika kadar durmuş. Sessizce. Sonra dönmüş ve gitmiş.
Ve Olga’nın bir zamanlar yaşlı bir kadına “umutsuz” diye cömertçe ayırdığı, eski kulübenin yanındaki o yerde artık bir bank duruyordu. Ahşap, sağlam, beyaza boyanmış bir bank. Akşamları Andrey ve Galina İvanovna orada oturuyor, çay içiyor ve ürünün nasıl olgunlaştığını seyrediyordu.
Olga yarım yıl sonra tanıdıkları aracılığıyla bağış işlemini bozdurmaya çalıştı, fakat ona açıkça anlattılar: dacha hiçbir zaman evlilik içinde edinilmiş ortak mal olmamıştı. Dedenin hediyesiydi, evlilikten çok önce torunun adına geçirilmişti. Olga’nın üzerinde hiçbir hakkı yoktu.
Olga ise son güne kadar her şeyin suçlusunun kayınvalidesi olduğundan emindi. Olga’ya göre sadece ısırgan otunun büyüyebileceği bir toprak parçasında harika bir ürün yetiştirmeyi başaran o kadın. Dayanılmaz olan buydu. Kayınvalidesinin toprağı kazması değil. Başarmış olmasıydı. Ve bu “başarmak”, on yıllık şakayıkların, zambakların ve süs otlarının hepsinden daha güçlü çıkmıştı. Üç sebze yatağı, koca bir bahçeden daha dürüsttü.
