Olya, Sveta’ya sabah lapasını yedirirken giriş kapısının sertçe kapandığını duydu. Artur gitmişti. Her zamanki gibi — kahvaltısız, öpücüksüz, kızına tek bir kelime bile etmeden. Koridorda sadece kolonyasının kokusu kalmıştı; taze, yoğun ve sözde ağır bir vardiyaya giden bir adam için fazlasıyla yersiz.
Sveta küçük avucunu uzatıp lapayı masaya yaydı. Olya dalgınca sildi, kızına gülümsedi. İçinde hiçbir şey kıpırdamadı. Uzun zamandır kıpırdamıyordu zaten.
Telefon öğleye doğru çaldı. Ekranda bir isim belirdi — Kira. Artur’un kız kardeşi nadiren arardı, ama son aylardaki her araması Olya’da tuhaf bir tat bırakıyordu; sanki Kira önemli bir şey söylemek istiyor, fakat son anda kendini tutuyordu.
— Olya, merhaba. Svetka nasıl?
— Uyuyor. Sabah iki kişilik lapa yedi. Sen nasılsın?
— İyiyim. Dinle, ben şey düşünüyordum… Sen işe ne zaman dönüyorsun? Yakında değil mi?
— İki hafta sonra. Artur başa çıkarız diyor.
Kira sustu. Olya, hattın öbür ucunda birinin alçak sesle konuştuğunu duydu — muhtemelen Kira’nın kocası Dima’ydı. Sonra Kira boğazını temizledi.
— Olya, Artur… uzun zamandır yazlığa gitti mi? Hani dedesinden kalan yere?
— Bilmiyorum. Oraya neredeyse hiç gitmez. Zamanı olmadığını, işinin çok olduğunu söylüyor.
— Evet. İş. Tamam, öylesine sordum.
— Kira, bana bir şey mi söylemek istiyorsun?
— Hayır. Henüz değil. Sonra ararım.
Olya telefonu bıraktı ve uzun süre ekrana baktı. Konuşma garipti. Ses tonu garipti. “İş” kelimesinden önceki o duraksama da garipti.
Akşam Artur yedi buçukta döndü. Ceketini askıya attı, buzdolabına yöneldi. Akşam yemeği kabını çıkardı, masaya oturdu ve yemeye başladı. Sveta çoktan uyumuştu.
— Günün nasıl geçti? — diye sordu Olya.
— Ağırdı. Köpek gibi yoruldum. Patron yine her şeyi benim üzerime yıktı.
— Para cuma günü gelecek mi?
— Gelecek, gelecek. Az olacak ama gelecek. Biliyorsun, şu sıra zor.
Olya başını salladı. Biliyordu. Katlanıyordu. İnanıyordu — biraz daha, sonra her şey düzelecekti. Artur yemeğini bitirecek, ona bakacak, belki gününün nasıl geçtiğini soracaktı. Belki. Ama Artur yemeğini bitirdi, kabını yıkadı ve odaya geçti. Bir dakika sonra içeriden kapanan kapının sesi ve alçak bir konuşma duyuldu — biriyle telefonda konuşuyordu.
Kira üç gün sonra aradı. Bu kez sesi farklıydı — alçak ama kararlıydı, Olya bunu daha ilk anda hissetti.
— Olya, konuşabilir misin?
— Evet. Sveta annemle dışarıda.
— İyi. Sana söyleyip söylememeyi uzun süre düşündüm. Dima bana anlattı… Artur’u tesadüfen görmüş. İşte değilmiş.
— Nerede?
— Rechnaya’daki alışveriş merkezinde. Gündüz, çarşamba günü. Yalnız değilmiş. Bir kadınla. Dima, davranışlarının tanıdık gibi olmadığını söyledi.
Olya oturdu. Birkaç saniye sustu, Kira yeniden konuştu.
— Kesin konuşmuyorum. Belki iş arkadaşıdır. Belki önemsiz bir şeydir. Ama Dima emin olduğunu söyledi. El ele tutuşuyorlarmış. Bir de… daha önce de fark etmiş. Sadece karışmak istememiş.

— Daha önce derken ne zaman?
— Dört ay kadar önce. Belki beş.
— Beş ay önce ben hâlâ Sveta’yı emziriyordum.
— Biliyorum, Olya.
Olya gözlerini kapattı. Sonra açtı. Dünya değişmemişti. Aynı duvarlar, aynı masa, buzdolabındaki aynı mıknatıslar.
— Kira, peki yazlık?
— Yazlık ne?
— Dedenizin yazlığını sormuştun. Neden?
— Çünkü Dima o tarafa işi düşmüşken uğramış. Orada başka insanlar varmış. Çit yeni, araba yabancı. Dima bahçe kooperatifini aramış. Ona arsanın satıldığını söylemişler. Neredeyse bir yıl olmuş.
— Satılmış.
— Evet. Yeni sahibinin üzerine geçmiş.
Olya cevap vermedi. Hesaplıyordu. Artur eve iki haftada bir on beş-yirmi bin getiriyordu. Ana maaşın vergilere ve kesintilere gittiğini söylüyordu. Fazla mesai yaptığını söylüyordu. Çok şey söylüyordu. Oysa yazlığın değeri — Artur bir keresinde ağzından kaçırmıştı — yaklaşık iki buçuk milyondu. İyi bir arsaydı, sağlam bir evdi; dedesi daha seksenlerde yapmıştı.
— Kira, teşekkür ederim.
— Ne yapacaksın?
— Öğreneceğim.
— Olya, fevri davranma. Lütfen.
— Fevri davranmıyorum. Hesap yapıyorum.
Ertesi gün Olya bahçe kooperatifini kendisi aradı. Kendini tanıttı, arsa numarasını söyledi. Ona doğruladılar — arsa satılmıştı. Yeni sahibi bir kadındı. Adını ve soyadını söylemediler, ama yeterince bilgi verdiler: işlem kış sonunda yapılmıştı.
Olya Kira’yı aradı.
— Kira, bana bir şey daha lazım. Dima o kadının kim olduğunu öğrenebilir mi? Hani alışveriş merkezindeki kadın.
— Onu tanımıyor. Ama fotoğraf çekmiş. Uzaktan, gerçi. Göndereyim mi?
— Gönder.
Fotoğraf bir dakika sonra geldi. Bulanıktı, ama yeterince seçiliyordu. Genç bir kadın, açık renk saçlar, uzun bir palto. Yanında Artur vardı. Eli kadının belindeydi. Yüzü gevşek, memnun, rahat görünüyordu.
Olya fotoğrafı büyüttü. Kocasının eline baktı. Başka bir kadının beline sarılan o elde hâlâ alyansın parlaklığı görünüyordu.
Galina Petrovna akşam elinde bir poşet elmayla geldi. Yüzünde Olya’nın çocukluğundan beri tanıdığı o ifade vardı — her şeyi çoktan anlamış, ama kızının önce konuşmasını bekleyen bir annenin ifadesi.
— Anne, otur.
— Zaten oturdum. Anlat.
— Artur çalışmıyor. Aylardır. Dedesinden kalan yazlığı satmış ve o parayı harcıyor. Bir kısmını bize maaş gibi getiriyor. Bir kısmını başka bir kadına yediriyor.
Galina Petrovna soymakta olduğu elmayı bıraktı ve bıçağı yavaşça kenara koydu.
— Emin misin?
— Fotoğraf var. Kız kardeşi doğruladı. Yazlık satılmış, bu gerçek. İşe gitmiyor — kontrol ettim. Dün iş numarasını aradım, telesekreter çıktı. Resepsiyonu aradım, bana ocakta ayrıldığını söylediler.
— Ocakta. Svetka dört aylıktı.
— Evet.
Galina Petrovna bir dakika sustu. Olya annesinin ne yaşadığını görüyordu — durum yüzünden değil, seçeceği kelimeler yüzünden zorlanıyordu. Olya nedenini biliyordu. Babası da bir zamanlar başka bir sokağa sapmıştı. Annesi o zaman kalmayı seçmişti. Şimdi kızını ne kalmaya ne gitmeye zorlamaya hakkı yoktu.
— Olya, sana tek bir şey söyleyeceğim. Babanla bizde olan… başka bir şeydi. O itiraf etti. Kendi geldi. Sürünerek geldi, ağladı, af diledi. Ve bir daha tekrarlamadı. Burada başka bir şey var. Burada bir düzen var. O, içinde senin sadece dekor olduğun bir hayat kurmuş.
— Biliyorum.
— Ne karar verdin?
— Onu çıkaracağım. Ev senin. Burada hiçbir hakkı yok.
— Hazır olduğundan emin misin?
— İki hafta sonra işe dönüyorum. Bir kızım var. Başımın üzerinde bir çatı var. Bana kendi parasından kırıntı getirip bunu geçindirmek diye adlandıran bir adama ihtiyacım yok.
— Bekle. Nasıl yani — kendi parandan?
Olya telefonunu çıkardı. Notları açtı. Annesine hesabı gösterdi.
— Yazlık yaklaşık iki buçuk milyon ederdi. Dört ayda bana toplam yüz yirmi bin getirdi. Geri kalanı ya o kadında, ya yedi içti, gezdi. Bu para işten değil, yazlıktan. Bana kendi mirasından kırıntı verip minnettar olmamı istedi.
Galina Petrovna ayağa kalktı, kızının yanına geldi ve elini omzuna koydu.
— Başaracaksın.
— Biliyorum.
— Sadece bir şey, Olya. Bunu temiz yap. Bağırmadan, skandalsız. Soğuk ve net. Sonra hiçbir şeyi tersine çeviremesin.
— Tam da öyle yapacağım.
Artur cuma günü yine alışılmış yorgun adam yüzüyle eve döndü. Ceketini astı, mutfağa geçti. Masanın üzerinde bir zarf duruyordu. İçinde çıktılar vardı: eski işyerinin resepsiyonuyla yapılan aramanın tarihli ekran görüntüsü, alışveriş merkezindeki fotoğraf, arsanın sahibinin değiştiğine dair bahçe kooperatifinden alınan belge.
Zarf elinde, karşısında ellerini masanın üzerinde birleştirerek oturan Olya’ya bakakaldı.
— Bu ne?
— Bu senin gerçek hayatın. Benden sakladığın hayat.
— Olya, sen anlamıyorsun…
— Her şeyi anlıyorum. Ocakta işten ayrıldın. Dedenin yazlığını sattın. Bana üç kuruş getirip buna maaş dedin. Geri kalanını her gün birlikte vakit geçirdiğin kadına harcadın, ben senin kızını emzirirken.
— Bu doğru değil! Kim doldurdu seni?
— Artur, yapma. İşyerini aradım. Ocaktan beri orada yoksun. Bu dedikodu değil. Bu gerçek.
Artur zarfı masaya bıraktı. Yüzü değişiyordu — şaşkınlıktan hesaba, hesaptan Olya’nın onda sadece yabancılarla konuşurken gördüğü o özel arsızlığa geçti. Şimdi o arsızlık ona yönelmişti.
— E ne olmuş? Ben seni geçindirdim. Hangi parayla olduğu benim meselem. Yazlık benimdi. Dedem bana bıraktı. Satmaya da harcamaya da hakkım vardı.
— Hakkın vardı. Ama iki buçuk milyondan eve sadece yüz yirmi bin getirdin. Geri kalanını metresine yedirdin. Üstelik her akşam bu masaya oturup işten yorulduğunu söyledin.
— Ben elimden geldiği gibi yaşadım!
— Hayır. Sen istediğin gibi yaşadın. Beni de aptal yerine koydun. Bu hayat değil, Artur. Bu tiyatro.
— Peki şimdi ne olacak?
— Şimdi gidiyorsun. Eşyalarını topluyor ve gidiyorsun.
— Nereye?!
— Nereye istersen. Bu ev benim. Sana ait hiçbir şey yok burada.
— Sen doğum iznindeyken seni ben geçindirdim!
— Satılmış mirastan bana kırıntı verdin. Bu geçindirmek değil. Bu sadaka.
— Şimdi işe döndün diye beni kapı dışarı mı ediyorsun? Adalet nerede?
— Adalet, karısını ve çocuğunu kandıran bir insanın hak ettiğini tam olarak almasıdır. Boş bir eşik.
Artur telefonu kaptı ve bir numara çevirdi. Bir saniye sonra yüksek ve heyecanlı bir sesle konuşmaya başladı.
— Maksim, gel. Beni evden kovuyor. Evet, hemen şimdi!
Arkadaşı yarım saat sonra geldi. İri yapılı, yüksek sesli, bulunduğu her odada son sözün kendisine ait olmasına alışmış bir adamdı. İçeri girdi, etrafına baktı ve hemen Olya’ya döndü.
— Olya, sana saygım var ama abartıyorsun. Artur seni geçindirdi. Başka biri varken çekip gidebilirdi. Bırakabilirdi. Ama kaldı. Besledi. Bu bir şey ifade eder.
— Maksim, ciddi misin sen?
— Tamamen. Adam eve para getirmiş. Nereden getirdiği seni ilgilendirmez.
— Ayda yirmi bin getirdi. İki buçuk milyonun içinden. Kalanını metresine verdi. Ben de minnettar mı olmalıyım?
— Hiç getirmeyebilirdi!
— Dürüst olabilirdi. Yalan söylemeyebilirdi. Çalışabilirdi. Karısı geceleri emzikli bebekle uykusuz kalırken başka bir kadınla ilişki yaşamayabilirdi. Ama o bunu seçti. Sen de gelip bana “teşekkür etmelisin” diye anlatıyorsun, öyle mi? Ne aşağılık adamsın.
Maksim ağzını açtı, ama Olya konuşmasına izin vermedi.
— Maksim, bu daire benim mülküm. Sen burada misafirsin. Ve tam olarak ben senden çıkmanı isteyene kadar buradasın. Şimdi istiyorum.
— Hata yapıyorsun.
— Bu benim hatam. Kapı orada. Ya da seni hızlandırabilirim, ama bence deneme. Yoksa hastanelik olursun.
Maksim Artur’a baktı. Artur sustu. Maksim döndü ve çıktı. Kapı yumuşakça kapandı — ama Olya’ya sanki bir kapak gürültüyle kapanmış gibi geldi.
Olya Artur’a döndü.
— Yarım saatin var. Eşyalarını topla.
— Hiçbir yere gitmiyorum.
— Artur. İki kere istemeyeceğim. Ev benim. Yarım saat sonra hâlâ buradaysan polisi ararım ve bu işi başka şekilde çözeriz.
— Buna cesaret edemezsin.
— Kira’yı çoktan aradım. Her şeyi biliyor. Kız kardeşin, Artur. Beş ay sustu, çünkü aklını başına alacağını umdu. Almadın.
Artur sandalyeye çöktü. Olya ondan havanın nasıl çıktığını gördü — delinmiş bir top gibi yavaş yavaş. Anlamıştı. Sonunda çıkış olmadığını anlamıştı. Kullanabileceği bir koz yoktu. Baskı yoktu. Daire onun değildi. Yazlık satılmıştı. İş yoktu. Tek kozu olan “seni ben geçindirdim” cümlesi masanın üzerinde açılmış, boş ve değersiz duruyordu.
Yirmi dakika sonra koridorda çantalarıyla ayaktaydı.
— Bunu yapma.
— En azından şimdi düzgün git. Mızmızlanma ve bana lanet okuma.
Kapı kapandı.
İki ay geçti. Olya çalışıyordu, Sveta kreşe gidiyordu, Galina Petrovna akşamları yardım ediyordu. Hayat yeniden kurulmuştu — kopuşsuz, dram olmadan, sadece farklı bir rota olarak.
Kira cumartesi sabahı aradı.
— Olya, oturuyor musun?
— Ayaktayım. Kahve yapıyorum. Ne oldu?
— Kardeşim Yana’ya gitmiş. Hani o kadına. Eşyalarıyla. Orada yaşayacağını söylemiş.
— Sonra?
— Kadın onu içeri almamış.
— Nasıl?
— Aynen öyle. “Bizim böyle bir anlaşmamız yoktu” demiş. “Paran ve hiçbir şey talep etmeyen evli adam statün varken ilgimi çekiyordun” demiş. “Şimdi ne paran kaldı ne de o statün.” Ve — Dima’nın aktardığına göre aynen şöyle demiş: “Kendi karısı tarafından kapı dışarı edilen bir erkeğe ihtiyacım yok. Bu benim tarzım değil.”
— Gerçekten böyle mi demiş?
— Dima ortak bir tanıdıktan duymuş. Ama hepsi bu değil.
— Anlat.
— Yazlık parası. Artur hesabında yaklaşık bir milyon kaldığını sanıyormuş. Bakmış — kırk bin varmış. Geri kalanı harcamış. Kendi harcamış. Ona, restoranlara, hediyelere. Neredeyse bir yıl zengin biri gibi davranmış ve paranın sonlu olduğunu unutmuş.
— Kırk bin.
— Evet. Ne daire, ne yazlık, ne eş, ne sevgili. Maksim de artık telefonlarını açmıyormuş. Artur üçüncü bir tanıdığının evinde katlanır yatakta kalıyormuş.
Olya kahvesinden bir yudum aldı. Acı, sert, tam sevdiği gibiydi.
— Kira, sana teşekkür ederim. Her şey için.
— O benim kardeşim. Ama sen benim yeğenimin annesisin. Ve yalanla gerçek arasında gerçeği seçtim. Dima daha önce seçerdi, onu ben durdurdum. Boşuna.
— Boşuna değil. Tam zamanında.
— Bir şey daha var. Sonuncusu.
— Söyle.
— Yazlığı sorduğumu hatırlıyor musun? Kim aldı diye.
— Hatırlıyorum. Bana ismi söylemediler.
— Bana söylediler. Daha doğrusu Dima’ya. Kooperatif üzerinden öğrenmiş. Alıcı — Galina Petrovna Surkova.
Olya fincanı bıraktı. O anda odada oturup Sveta’ya kitap okuyan annesine baktı.
— Ne?
— Annen Artur’un dedesinin yazlığını satın almış, Olya. Kendi üzerine almış. Artur kime sattığını bile bilmiyormuş — işlemi aracı yürütmüş.
Olya telefonu yavaşça bıraktı. Odaya girdi. Sveta büyükannesinin dizlerinde oturuyor ve parmağıyla çizilmiş kediyi gösteriyordu.
— Anne.
Galina Petrovna gözlerini kaldırdı.
— Anne, yazlık.
— Ah. Öğrendin demek.
— Artur’un dedesinin yazlığını sen mi aldın?
— Ben Sveta için bir yazlık aldım. Dima Kira’yı, Kira da beni aradığında ve damadın mirası sattığını anladığımda, en azından bu paranın aileye dönmesine karar verdim. Ama ona değil. Çocuğa.
— İki buçuk milyon mu ödedin?
— İki milyon üç yüz. Üstelik ucuza verdi — acele ediyordu.
— Anne…
— Teşekkür etme. Yirmi yıl biriktirdim. Bir gün işe yarayacağını biliyordum. Ne için olduğunu bilmiyordum. Şimdi biliyorum. Sveta’nın yazlığı olacak. Elma ağaçlarıyla, kuyusuyla, dededen kalma eviyle. Sadece dede artık o dede değil. Hem sen de orayı çok severdin.
Olya yanına oturdu. Sveta onun dizlerine geçti, hâlâ kitaptaki kediyi gösteriyordu. Galina Petrovna kızının elini okşadı.
— Dün beni aradı, — dedi Galina Petrovna.
— Artur mu?
— Evet. Seninle konuşmamı istedi. Anladığını söyledi. Her şeyi düzeltmeye hazır olduğunu söyledi.
— Sen ne cevap verdin?
— Dedim ki: “Artur, dedenizin yaptığı evi sattın. Onu kendi yalanını ödemek için sattın. Kızının geleceğini sattın. Ama ev hâlâ ayakta. Sadece artık senin değil. Tıpkı diğer her şey gibi.”
— Bir şey söyledi mi?
— Hayır. Sessizlik. Sonra kesildi.
Sveta Olya’nın kolunu çekiştirdi.
— Anne, kedi!
— Evet, güneşim. Kedi. Sarı, güzel. Yazın gideriz, canlısını görürsün.
Galina Petrovna sessizce, sadece gözleriyle gülümsedi.
— Görüyorsun işte, — dedi. — Her şey geri döner.
