Başka birinin çocuğunu kurtarmak için doğum hastanesinden almıştı, ancak on sekiz yıl sonra, geçmişin karanlığından geri dönen biri kapısını çaldı ve tüm hayatını altüst etti.

1941 yılının soğuk bir Kasım gününde rüzgâr, ağaçların gıcırdayan dallarını savuruyor, çıplak budaklara tutunarak donmuş topraktan kalan son sıcaklık kırıntılarını da çekip alıyordu. Çamurlu bir bataklığı andıran yol, derin izlerde biriken buz gibi suya saplanan eski arabanın tekerleklerine güçlükle izin veriyordu.

— Hastaneye yetişemeyeceğiz, yol ne kadar da kötü! — diye hıçkırarak söylendi Marfa Stepanovna, kızarmış gözlerinden yaşları silerken.

— Yetişeceğiz, Maşenka, endişelenme! — diye karşılık verdi kocası Tihon Petroviç; yorgun atı boşuna kamçılıyor, soğuktan donmuş elleri dizginleri sıkıca tutuyordu.

Arabada samanların üzerinde yatan genç kadın, keskin acılarla kıvranarak sadece hafifçe inliyordu. Tek dileği, bu ağır yükten bir an önce kurtulmak ve acıların sona ermesiydi. Kader sanki bir kez daha hayatlarını altüst etmişti: güvendikleri ebe ayağını kırmış, komşu köyün sağlık görevlisi ise hasta bir çocuğa gitmişti.

— Çocuğu düşün, Leonid’i düşün, kocanı düşün, — diye fısıldıyordu annesi, kızının karnını okşayarak.

— Onları hep düşünüyorum anne, her zaman.

— Bebeğe ne isim vereceksin? — diye sordu Marfa, sesindeki titremeyi gizlemeye çalışarak.

— Leonid demişti, kız olursa Lidoçka, erkek olursa Vasenka olsun diye.

— Ne güzel, kızım, ne güzel. Baban seni ulaştırır, inanıyorum. Bak, fabrikanın bacaları görünüyor; demek ki şehrin sınırı yakında…

Sonunda hastanenin kapılarına ulaştıklarında doğum sancıları başladı ve kısa süre sonra narin, minicik bir kız çocuğu dünyaya geldi. Odayı dolduran ilk çığlığıyla varlığını ilan etti. Kızını kucağında tutan genç anne Klavdiya, mutluluk ve yorgunluk gözyaşları arasından gülümsedi; çektiği tüm acılar, içini kaplayan büyük sevginin yanında önemsiz kaldı.

— Lidoçka… Baban sana bu ismi verdi. O tüm düşmanları yenecek ve sağ salim bize dönecek. Sen bizim umudumuzsun…

Klavdiya, kocasına yazma isteğiyle yanıp tutuşuyordu. Hemşire yeni doğanı muayeneye götürür götürmez, hademeden bir kâğıt ve kalem istedi.

— Bekleyin Nikitina, birazdan getiririm.

Ama hemşire keyifsizdi; sert hareket ediyor, dosyaları savuruyor, sinirle iç çekiyordu.

— Bir şey mi oldu? — diye sormaya cesaret etti Klavdiya.

— Gidin, sizinle uğraşamam, — diye tersledi hemşire, yüzüne bile bakmadan.

Klavdiya koğuşuna döndüğünde, Zoyenka adında genç bir kız eşyalarını topluyordu.

— Taburcu mu oluyorsunuz? — diye şaşırdı Klavdiya.

— Evet, — diye fısıldadı neredeyse.

Zoyenka’nın gözlerinde öyle derin bir hüzün vardı ki insanın içi ürperiyordu. Eşyalarını isteksizce torbaya koydu ve çıktı. Adımları ağırdı, sanki hayatının bir parçasını geride bırakıyordu. On dakika sonra hemşire odaya girdi, kâğıt ve kalemi uzattı, her şeye öfkeyle bakarak kapıyı sertçe çarpıp çıktı.

— Onu bu kadar erken gönderdiler, bana ise üç dört gün yatacaksın dediler, — dedi Klavdiya.

— Kendi isteğiyle gitti. Çocuğu burada bıraktı, alacak kimsesi yok. Biliriz biz bunları; kimden olduğu belli olmayan çocuk yaparlar, sonra sorumluluk almak istemezler.

— Onun çocuğu kim? — diye irkildi Klavdiya.

— Kız. Pembe, sağlıklı. Daha ne olsun?

Bu sözlerle hemşire çıktı, sonra başka bir sağlık çalışanı durumu anlattı.

Klavdiya, kocasına müjdeyi yazacak hâli bir türlü bulamıyordu.

Lidoçka’yı emzirmeye getirdiler, sonra götürdüler, Klavdiya’yı yemeğe çağırdılar. Uzun koridorda yürürken, bir kapının ardından gelen zayıf bebek ağlamasıyla duraksadı. Kendi kızının ağladığını sandı. İçeri girdiğinde Lidoçka’nın huzurla uyuduğunu, ağlayanın başka bir bebek olduğunu gördü.

— Burada ne işin var? — diye sertçe sordu yaşlı bir bakıcı.

— Kızım ağlıyor sandım… Belki annesine haber vermek gerekir, alır sakinleştirir.

— Bunun annesi yok. Doğurdu, bıraktı gitti. Soğuktan ağlıyor, kimse beslemiyor. Git buradan.

Klavdiya çıktı ama o bebek aklından çıkmadı. Mektubu güçlükle bitirdi, uyuyamadı.

Ertesi sabah yine o ağlamayı duydu.

— Onu ben besleyebilir miyim? — diye sordu çekinerek.

— Olmaz! Sonra çocuk yuvasına nasıl vereceğiz? Alışır, sonra yabancı ellerde üşür!

— Çocuk yuvasına mı? — diye irkildi Klavdiya.

Klavdiya doktora gitti.

— Dmitriy Fomiç, bir dakikanız var mı?

— Ne var Nikitina?

— Annesi tarafından terk edilmiş bir kız var. Onu almak istiyorum. Bir çocuk daha bana yük olmaz.

— Ne? — dedi doktor şaşkınlıkla.

— Sütüm var, büyütürüm. Onu ne bekliyor? Yuva mı?

Doktor düşündü, sonra başını salladı.

Klavdiya sevinçle bebek bölümüne koştu. Lidoçka uyuyordu, terk edilmiş bebek ise sessizce inliyordu.

— Yine mi geldin? — dedi bakıcı.

— Doktor izin verdi. Onu bana verin.

— Nasıl yani?

— Artık benim kızım olacak.

Klavdiya bebeği kucağına aldı, göğsüne bastırdı. Küçük kız açgözlülükle emmeye başladı.

— Her şey iyi olacak… Adın Lyuboçka olacak. Lyuba ve Lida…

Kritik an: Klavdiya kararını vermişti.

Eve döndüklerinde annesi şaşkına döndü.

— İkiz mi doğurdun diyorsun?

— Evet anne, iki kız: Lyuba ve Lida.

— Neden hiç benzemiyorlar?

— Bizimkiler ikiz değil, — diye yalan söyledi Klavdiya.

Beş yıl geçti. Kızlar büyüdü, güzelleşti. Klavdiya onları hiç ayırmadı. Leonid cepheden sağ döndü.

Yıllar sonra gerçek ortaya çıktı. Ninete Savelyeva adında bir kadın geldi.

— Kızımı görmek istiyorum.

— Defol buradan! — diye bağırdı Klavdiya. — Onu ben büyüttüm!

Gerçek kızın Lyuba olduğu ortaya çıktı. Ev karıştı. Lyuba kaçtı. Günler sonra geri döndü.

— Anne, geri döndüm.

Ve sonunda düğünler yapıldı. Lida Vladimir’le, Lyuba Gennadiy’le evlendi. Nina bir daha köye gelmedi.

Çünkü gerçek anne, doğuran değil; gece uykusuz kalan, yaraları saran, kalbiyle seven kadındır.