Ertesi sabah, güneş gri bulutları yarıp çıktı ve Julian’ın malikânesini altın bir ışıkla doldurdu. Yıllardan sonra ilk kez ev boş gelmiyordu.
Aşağıda, Julian kendini beklenmedik şekilde ocak başında buldu, yumurta çırpıyordu. Tereyağı ve tost kokusu mutfağı doldurdu. Sessiz adımlar duyuldu: Emily kapı eşiğinde belirdi, elinden tuttuğu Lila artık temiz bir pijama içindeydi, saçları özenle taranmıştı.
— Artık yemek de mi yapıyorsun? — diye sordu Emily hafif bir gülümsemeyle.
— Deniyorum, — dedi Julian, Lila’ya bir tabak uzatarak: — Bu senin için.
Kız sandalyeye tırmandı ve günlerdir gerçek bir şey yememiş gibi kahvaltıyı silip süpürdü.
— Sana bayılıyor, — diye mırıldandı Emily, tezgâhın kenarına oturarak.
— Onu sevmek çok kolay, — diye karşılık verdi Julian.
Sonraki günler, yeni ve sakin bir ritimde aktı: hâlâ temkinli olan Emily az konuşuyor, Julian ise her hareketini izliyor, kaybettikleri zamanı telafi etmeye çalışıyordu.
Ama herkes bu birlikte yaşamaktan memnun değildi.
Bir gün, bir toplantıdan dönen Julian, kapının yanında kollarını kavuşturmuş hâlde duran asistanı Charlotte’u buldu.
— Artık burada karın ve çocuğun mu yaşıyor? — diye sordu Charlotte.
— Evet. Emily ve kızı.
— Kızın mı? — diye hayret etti Charlotte.
Julian başını salladı.
— Bu pek de saklı sayılmaz. Yönetim kurulu şimdiden sorular sormaya başladı.
— Sorsunlar, — dedi Julian soğukça. — Ailemi borsa ilgilendirmiyor.
“Aile” kelimesi onun ağzında garip duruyordu, ama şimdi doğru geliyor, yerli yerinde hissediliyordu.
Akşam, Emily terasta oturuyor, Lila’nın çimenlerde kelebek kovalamasını izliyordu. Julian iki fincan çayla yanına geldi.
— Her zaman gün batımını severdin, — diye fısıldadı.
— Dünya’nın en barışçıl olduğu tek andı, — dedi Emily.
Julian bir yudum aldı: — İyileştikten sonra neden geri dönmedin?
Emily başını çevirdi: — Artık yerimin senin dünyanda olduğuna inanmadım. Sen… ulaşılamaz olmuştun. Ünlü. Güçlü.
Julian yanına yaklaştı: — Ben yalnızdım.
Emily sessiz kaldı.
— Geri dönebilirdin, — diye tekrarladı Julian.
— Affetmeyeceğinden korktum.
Julian ellerini ceplerine sokarak uzaklaştı: — Peki şimdi?
Emily kelimelerle boğuşuyordu: — Hâlâ emin değilim, affedebilecek misin.
Julian ona döndü: — İntikam istemiyorum, Emily. Artık… onun için nasıl bir insan olmam gerektiğini anlamak istiyorum.
Emily’nin gözleri yeniden doldu: — Ona bir genel müdür değil, bir baba lazım.
— O zaman baba olacağım, — dedi Julian.
Ertesi gün, Julian telekonferanstayken Emily beklenmedik bir ziyaret aldı: Kapıda, sade ama sert bir şıklıkla giyinmiş, soğuk bakışlı Diana Maddox, Julian’ın annesi duruyordu.
— Demek geri geldin, — dedi Diana, Emily’ye.
— Merhaba, Diana, — diye cevap verdi Emily temkinli bir sesle.
— Sanırım… kalmayacaksın, öyle mi? — dedi Diana kuru bir tonda.
— Kalmayı planlamıyordum… — diye itiraf etti Emily. — Ama artık emin değilim.
— Bir çocuk sahibi olmanın seni aile yapacağını mı sanıyorsun? — diye alay etti Diana.
— Ben her zaman ailesi olacağım. Lila, Julian’ın kızı.
Diana küçümseyerek gülümsedi: — Ya bu sadece mirastan pay kapmak için bir oyununsa?
Emily doğruldu, sesi kararlıydı: — O zaman beni hiç tanımamışsın.
Tam o sırada Julian geri döndü; içeri girip gerilimi fark edince bakışları sertleşti.
— Burada neler oluyor? — diye sordu.
— Aile ziyareti, — dedi Diana sahte bir sıcaklıkla. — Emily ile tanışıyorum.
Julian, kuşkuyla Emily’ye baktı. Emily sessizce başını iki yana salladı.
O akşam, Emily valizini topluyordu.
Julian, koridorda çantasını kapatırken onu yakaladı.
— Ne yapıyorsun sen? — diye çıkıştı.
— Burada kalamam… annen…
— Bunu unut, — diye sözünü kesti Julian. — Kalmanı istiyorum. Lila’nın sana ihtiyacı var. Kimse seni bu evden kovamayacak, annem bile.
Emily’nin dudakları titredi: — Benim için ailene karşı mı çıkacaksın?
— Sen benim ailemsin, — dedi Julian. — Sen ve Lila. Hep öyleydiniz.
Emily hıçkırıklara boğuldu. Bu kez Julian onu kucakladığında, kadın geri çekilmedi.
Haftalar, sonra aylar geçti.
Julian iş için daha az seyahat etmeye başladı. Çeyrek dönem raporlarına bakmak yerine, Lila’nın saçlarını örmeyi öğrendi. Emily, bir zamanlar kendisine hapishane gibi gelen evde huzuru buldu ve yeniden resim yapmaya başladı. Lila ise her geçen gün daha çok kahkaha atıyordu.
Bir pazar sabahı, bahçedeki çiçek açmış manolyanın altında, Julian dizlerinin üzerine çöktü; elinde küçük, kadife kaplı bir kutu vardı.
Emily, şaşkınlıktan ağzı açık kalmış hâlde fısıldadı: — Julian…
— Bir kez seni kaybettim, — dedi o. — Seni bir daha kendi hatamla bırakmayacağım.
Emily’nin yanaklarından sessizce yaşlar süzülürken, Lila masumca ve neşeyle ellerini çırpıyordu.
— Evet, — diye fısıldadı Emily. — Evet.
Ve dünya, nihayet, onlar için yeniden ışığa boğuldu.
